Köylerin Seyyar Esnafları
1960’lı yılları hatırlıyorum… Benim çocuk olduğum dönemleri… Köylerde traktörün olmadığı, pazarın az, pazara gitmenin zor olduğu dönemlerde köylünün ihtiyaçlarını karşılayan seyyar esnaflar vardı. Bu esnaflar köylünün, özellikle köyün dışına çıkamayan kadınların dünyaya açılan kapılarıydı. Bu faaliyetler, çarşı ve pazarı fazlaca görmeyen kadınların alışveriş isteklerini biraz da olsun bastırabildikleri faaliyetlerdi. Sadece kadınların değil çocuklarında… Köyde birkaç tane bakkal vardı, ayrıca Salı Pazarı’na da gidilirdi. Ancak seyyar satıcıların yerleri ayrıydı. Bunların en büyük özelliği trampa usulü ile alışveriş yapılmasıydı.
Bizim köyümüzde(Ahi Köyü), olduğu gibi sanırım Kazan’ın bütün köylerinde de, bu satıcılar gelip köyün uygun yerine tezgâh açıp satış yaparlardı.
Dökmeciler:
Bunların başında “dökmeciler” gelirdi. Bir atın veya katırın sırtına yükledikleri iki sandık ile sanki tüm bakkalı ya da marketi taşırlar, hizmeti halkın ayağına getirirlerdi. Kendileri bir eşeğe biner, atın yularını çekerek köye gelirlerdi. Köy odasının duvarının önüne konar, eşyalarını buraya serdikleri bir çadır üzerine dökerler ve sergilerlerdi. Köy odaları köyün merkezi yerlerinde olduğundan özellikle dana-sığır sürmeye gelen kadınlar mutlaka dökmeciye uğrarlar ve kendi mahallerindeki komşularına da haber verirlerdi. Böylece kısa zamanda herkesin haberi olurdu. Dökmeci köylü için önemli olduğundan, geldiği minareden de duyurulurdu. Bizim köy ve çevredeki köylerin dökmecisi, Ucarı köyünde Ali Osman amcaydı…
Dökmeciler köye genellikle bir iki günlüğüne gelirler, yeteri kadar kaldıktan sonra eşyalarını toplayıp başka köye geçerlerdi. Bunlar iğne iplik, makara, don lastiği, çengelli iğne, düdük, ayna, tarak, çakı bıçağı, düğme, çıt çıt, naylon ve alüminyum kap kacak gibi günümüz marketleri, tuhafiyeleri ve mutfak eşyaları satan dükkânlarda satılan malların iptidailerini satarlardı. Parayla alışveriş yapıldığı gibi trampa usulü ile de alışveriş yapılırdı. Özellikle yumurta en iyi değişim aracı idi.
Bolbolcular:
Bir de dökmecilerin ikiz kardeşi bolbolcular, yani seyyar kuru yemişçiler vardı. Bir eşeğin semerine astıkları çuvalların içerisinde taşıdıkları kuru yemişleri köy çocuklarının ayağına getirirler, o gece köy odasında kalıp, ertesi gün bir başka köye geçerlerdi. Eşeklerinin yularından çekerek köyün bir ucundan girip öbür ucundan çıkarlar, tüm sokaklara girerlerdi. Sokaklarda gezerken sık sık “Çorap eskileriynen, yün kırıklarıynan, naylon eskileriynen bolbolcu geldi, bolbolcuuuuu! diye bağırarak slogan atarlardı.
Bolbolcular, yün kırıkları, eski yün kazaklar ve eski naylon ayakkabı karşılığında kuru üzüm, kırık leblebi, keçiboynuzu, kuru incir gibi yemişler verirlerdi. Eşeklerinin semerine dikey olarak tutturdukları değneğin ucuna şişirilmiş birkaç balon asarak çocukların dikkatini çekmeye çalışırlardı. Bolbolcularda kesinlikle para ile değil, para olmadan takas yoluyla alışveriş yapılırdı. Bolbolcular terazi kullanmazlar, aldıkları yün, kazak eskisi ya da naylon eskisi karşılığı, el kararı avuçla yemiş verirlerdi. Bir avuç, iki avuç gibi… Adları bolbolcu olsa da bu satıcıların eli çok cimri idi. Yemişleri kıdım kıdım verirlerdi.
Bunlar, çocukların neşe kaynağıydı. Onun gelmesini dört gözle beklerler, o gelinceye kadar yün, kazak eskisi ve naylon eskisi biriktirirlerdi. Bolbolcu köye girdiği andan itibaren çocuklar peşine takılır, köyden ayrılıncaya kadar peşinden ayrılmazlardı.
Şekerci:
Şekerciler köy çocuklarının dört gözle bekledikleri en önemli satıcılardandı. Kendisinin imal ettiği “horoz şekerleri” koluna taktığı sepetinin kenarlarına dizip, köyün sokaklarında gezer. Bir taraftan da;
-Horoz şekerlerim var! Şekerci geldi, şekerciiiiii! diye bağırırdı. Bu sesi duyan parası olan olmayan tüm köy çocukları şekercinin peşine takılır. Onunla birlikte köyün sokaklarını turlarlardı. Bu turlamaca hava kararıncaya kadar devam ederdi. Parası olup da, şeker alabilen çocuklar, diğerlerine nispet yaparcasına, şekerlerini göstere göstere yalarlar ve hemen bitirmezlerdi. Çocukluk işte!?…
Bohçacılar/Elekçiler(Çingeneler):
Mart ayının girmesiyle birlikte, kışları Ankara/Çinçin mahallesinde geçiren elekçiler, at arabalarıyla Kazan’ın köylerinde görülmeye başlarlardı. Hatta bununla ilgili yöresel bir atasözü de vardır; “Mart içeri Çingen dışarı.” diye. Ova Çayı’nın kenarındaki çayırlara çadırlarını kurarlar, burada bir hafta on beş gün kalırlar, daha sonra başka bir köy kenarına göçerlerdi. Çadırlarını iki üç köye yakın yere kurarak sık sık yer değiştirmek zorunda kalmazlardı. Atları çayırlarda otlar, ateşlerini köylülerin ağaçlarından kestikleri odunlarla yakarlar, karınlarını da köylerden topladıkları erzakla doyururlardı.
Erkekler çadırları terk etmez, çadırların önünde kalbur, çiner, elek imal ederler, kadınlarda köyleri ev ev dolaşarak bunları satarlar, bu nedenle köylerde bunlara Elekçiler denirdi. Aynı zamanda omuzlarına astıkları bohçalarla kumaş, çarşaf ve triko kıyafet satarlar, seyyar mağaza görevi görürlerdi. Bununla kalmazlar, satış yapamazlarsa toplayıcılıkta yaparlardı. Gittikleri evlerde kadınlarla sohbet ederler, fal bakarak onlarla bir nevi yakınlık kurarlar, kalkıp giderken de abla;
-Bir sokum yağ ver, el kadar ekmek ver, bir kaşık yoğurt ver, diyerek bir nevi dilenirlerdi. İstediklerini almadan da gitmezlerdi. Kadınlarda onları başlarından def etmek için bu isteklerine olumlu cevap verirlerdi. Zaman zaman hırsızlık vakalarına da karıştıkları olurdu.
Hatta bu bohçacı/elekçi hanımlar her eve girip çıktığından, çöpçatanlık ta yaparlar, falan evde becerikli ve güzel bir kız var, size münasiptir, dünür olun diye de tekliflerde bulunurlarmış.
Berberler:
Belirli zamanlarda elinde çantasıyla köye gelen seyyar berberler köy odasına yerleşirler ve köyün erkeklerini tıraş ederlerdi. Hatta o zamanlardaki berberler sağlık memuru görevi görürler, basit cerrahi operasyonlar yaparlar, dişi ağrıyanların dişlerini çekerlerdi.
Dişçiler:
Özellikle Hatay yöresinden diş ustaları at arabası veya atlı olarak köylere gelirler, köy odasında hem diş çekerler hem de ağzında dişi eksik olanlara gümüş ve altından diş yaparlardı.
Sünnetçiler:
Özellikle güz aylarında, seyyar sünnetçiler yanlarında bir çalgıcı(keman, akordiyon) ile köyleri dolaşırlar ve köyün sünnet olmamış çocuklarını sünnet ederlerdi. Sünnetçi geldiğinde minareden duyurulur, sünnet ettirilecek çocukların caminin önüne getirilmesi istenirdi. Sünnet olacak çocuğun babası veya abisi çocuğu kucağına alır, çalgıcının çaldığı müzik eşliğinde sünnetçi işini görürdü. Çocuk çalgıcıyı izlerken hiç acı hissetmez, acısı sonradan açığa çıkardı. O zamanlar sünnet düğünü ya da sünnet töreni yapılmaz, çocuğa uzun bir entari giydirilir ve annesi tarafından ona mükâfat olarak kaygana yapılırdı.
Kalaycılar:
En önemli seyyar esnaflardandır. O zamanlar kapların çoğunluğu bakır olduğundan, sık sık kalaylanması gerekiyordu. Kalaycılar yine güz aylarında köye gelir uygun bir yere körüklü ocaklarını kurar, bir hafta on gün köyde kalırlardı. Kalaylanacak kaplarını kalaylanmaya veren kimseler o gün kalaycıların yemeklerini de karşılarlardı. Kalaycılar aynı zamanda tamir edilecek bakır kapları lehimleyerek tamir ederlerdi.
Kalaycılar sadece köylüler tarafından değil çocuklar tarafından da beklenen esnaflardı. Körüğün kullanılarak ocağın yakılması, kalaylanacak büyük kapların(tavaların) kalaylanmadan önce, kalaycı çırağı tarafından temizlenmesi ve kapların kalaylanması çocukların çok dikkatini çeker, kalaycıyı izlemeye gelirlerdi. Kalaycı çırağı çıplak ayaklarıyla tavaların içine girer, belinden sağa sola dönerek ve bir tempoyla ince kumla tavaları temizlerdi. Ayrıca eğrilen tabakları tahta tokmakla, örs üzerinde doğrulturken çıkan ritmik ses izleyenleri kendisine bağlardı. Eskiler kalaycının bu ritmik sesle, “Abıla bak, baksana, bana bak!” demek istediğini söylerler.
Nalbantlar:
1965 yılına kadar Kazan’ın doğusundaki köylere traktör girmemiştir. Çiftçilik öküz ve atla yapılmaktadır. Bu nedenle köylerde çok sayıda at, eşek ve öküz bulunmaktadır. Bunların ayaklarının belli dönemlerle nallanması gerekirdi. Bu nedenle seyyar nalbantlar kritik esnaftı. Köylere gelirler, köy odasının önünde veya herkesin kendi evinin önünde atlara, eşeklere ve öküzlere nal çakarlardı. Birisi atın ayağını tutar, dizinden kırar nalbantta nalları çakardı.
Pırtıcılar:
Köylere traktör girmeden önce, Salı Pazarı’na gitmenin zor olduğu dönemlerde, tıpkı dökmecilerde olduğu gibi pırtıcılar atın sırtına sardıkları iki sandık ile köyleri dolaşır pırtı(kumaş) satarlardı. Bu günkü manifaturacıların yaptığı görevleri yaparlardı. Özellikle kadınların entari, çinti, işlik, pijama, çar kumaşları, yatak yüzü, yorgan yüzü, erkek şayak, işlik, ceket kumaşlarını satarak köylünün bu ihtiyaçlarını karşılarlardı. Köylüler bu kumaşları köydeki veya komşu köylerdeki erkek ve kadın terzilerde diktirirlerdi.
Ayı Oynatanlar/Ayıcılar:
Köylerin en eğlendirici esnafları ayıcılardı. Özellikle Kızılcahamam ve Bolu’lu vatandaşlar yakaladıkları ayıları ehlileştirdikten sonra köyleri dolaşırlar, ayılarla gösteri yaparak para kazanırlardı. Ayıcı ayısını boynundan ve burnundan geçirdiği zincir yularını çekerek köye getirir, ayının geldiğini gören çocuklar ayıcının peşine takılır, ayıcı köyün belirli meydanlarında kalabalık oluşunca ayısıyla gösteri yapar, daha sonra da defini tutarak içine para(bahşiş) atılmasını isterdi.
Ayıcı standart şarkılarla ayısını oynatır, arkasından da;
-Hamamda kaynanansını gören gelin kız ne yapar? diye sorar, ayakta olan ayı hemen bayılır gibi yere uzanırdı.
-Nişanlısını sokakta gören gelin kız ne yapar? diye sorar, ayakta olan ayı ön ayakları ile yüzünü kapatırdı.
Ayıcının en popüler parçası olan “Aman bu fasulye iki buçuk lira hem oynasın hem kaynasın, yandan Halime’m yandan…” şarkısını def eşliğinde söylemeye başlayınca ayı iki ayağının üzerine kalkar ve göbek atarak oynamaya başlardı. Önemli parçalarından birisi de “Amanın kelle, kelle, altını üstünü yelle!” idi. Köyün gençlerinden cesaret gösterenlerin ayı ile yaptıkları güreşlerde heyecanı ve coşkuyu zirveye çıkarırdı. Gece köyde kalan ayıcı ayısını köy odasının ahırına bağlar, o gece köylü bayağı tedirgin olurdu. Ayıcılar sanki gezici tiyatroların yaptığı görevi yapar gibiydi.
Bu seyyar esnaflar, köyde bir süre kalırlar, yemek ihtiyaçları sırayla köy halkı tarafından konak usulü ile karşılanır ve köy odasında yatırılırdı.
Bu gün bunlardan hiç birisi kalmadı. Dökmecilerin yerini marketler ve tuhafiyeler, bolbolcuların yerini kuruyemişçiler, bohçacıların yerini manifaturacılar ve trikocular, dişçilerin yerini diş hekimleri, sünnetçilerin yerini doktorlar, pırtıcıların yerini manifaturacılar, ayıcıların yerini tiyatrocular aldı. Nalbantlık ve kalaycılık unutulmaya yüz tutmuş, çok az sayıda nalbant ve kalaycı da sadece belirli yerlerde görev yapmaktadır. Seyyar berberlerin yerini de sabit berberler ve kuaförler aldı.
Günümüzde bunlar sanki masal oldu… Bir insanın, ömründe bu değişime şahit olması çok ilginç değil mi?… Bu bize yaşadığımız değişimin ivmesinin çok hızlı, mahiyetinin de çok kapsamlı olduğunu gösteriyor. Ancak bunları çocuklarımıza aktaralım ki, bu günün imkânları ile kıyaslasınlar ve yaşadıkları hayatın kıymetini bilsinler.
Selam ve dua ile…
NOT: Sizlerin ilave edebileceği seyyar esnaf ismi varsa, yorumlara ekleyebilirsiniz.
Yazıların bilimsel ve hukuki sorumluluğu yazarlara aittir.




Sayın değerli yazarım,geçmişimizi ne kadar güzel yalın ve Sade yazmışsınız.Kuşak olarak o devri bizde yaşadık.Tüyleri dökülmekte olan bir koyunun,yünlerini dayımın kızı ile tamamen yolduk ve dökmeciye götürüp leblebi almıştık.Dayımın hanımı da koyunu öyle görünce bize kızmıştı.O zamanın alo getirleride onlardı.
Son derece nostaljik bir yazı, keyifle okudum, parça-bölük erken çocukluğumu hatırladım.
Develerle gelip tuz, şeker, kil, sabun ve baharat satanlar da olurmuş. Bu tür kervanların geçtiği “deve yolu” ismiyle anılan bir bölge ve dedemin de burada bir tarlası olduğunu hatırlıyorum. Buna dair bilgi bulunabilir.
Sayın Komutanım; yazınızı keyifle okudum ve geçmişe dair bizzat yaşadığınız ve bize aktardığınız tecrübelerinizden istifade ettim. Yazılarınızı takip ediyor ve bizlere verdiğiniz değerli bilgi/tecrübelerden ötürü teşekkür ediyorum.