Kahramankazan Bölgesinde Tabii Afetler, Kıtlıklar, Kuraklıklar…
Medeniyet tarihi, insanın tabiatın koyduğu sınırlamalarla mücadelesinin de tarih olagelmiştir. Bu bağlamda, coğrafya, sadece harita üzerinde çizilen sınırları değil; aynı zamanda kaderini belirleyen, ekonomik yapılarını biçimlendiren ve sosyal dinamiklerini dönüştüren şartları temsil eder. Kahramankazan bölgesi, Mürted Ovası’nın verimli topraklarıyla ve Ova Çayı[1] (Koca Dere, Ciğir Çayı-Kurtboğazı Deresi ve Güvenç Deresinin hayat veren sularıyla, Ankara’nın en bereketli kesimlerinden biridir. Ancak, bu bereketli coğrafyanın doğal afetler ve insan yapısı müdahaleler karşısında ne derece kırılgan olduğu da tarih boyunca tecrübe edilmiştir. Bu yazı, Kahramankazan bölgesinin son iki yüzyılda yaşadığı doğal felaketleri ve günümüzde karşı karşıya olduğu çevresel krizleri inceleyerek, tabiatın ve toplumun nasıl dirençli ve kırılgan olabileceğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda, bu afetlerin sadece fiziksel tahribat yapmakla kalmayıp, toplumsal yapıyı, aile bağlarını ve ekonomik ilişkileri nasıl değiştirdiğini anlamayı hedeflemektedir.
Doğal Afetler Karşısında Toplumun Direnci
Bölgedeki iklim şartlarının mevsim normallerinin çok üzerinde veya çok altında seyretmesi tabiatın hassas dengesini altüst ederek toprak ve bitki örtüsünü derinden yaralar. Tabii kaynakların yetersizliği bölge insanını dönem dönem kuraklık ve kıtlıkla karşı karşıya bırakır. Bu durumu çoğu zaman, salgın hastalıklar ve toplu ölümler izler. Doğal afetler sadece fiziksel tahribat bırakmayıp, aynı zamanda sosyal düzeni sarsar, ekonomik yapıları çökerterek toplumsal hafızada derin izler bırakır. Bir kuraklık, sadece tarlalardaki bitkileri kurutmaz; aynı zamanda insanların birbirlerine olan güvenini ve gelecek hakkındaki umutlarını da kurutur.
Doğal afetler arasında, Ankara ve civarını, dolayısıyla Kahramankazan bölgesini etkileyen kuraklık ve çekirge istilasından sıklıkla bahsedilir. Yaşanılan kuraklık ve çekirge istilası sebebiyle hem Ankara’da hem de civar köylerde çok miktarda insan kaybı ve göçler yaşanmıştır. Bu felaketler, sadece birer meteorolojik olay değil, toplumsal yapıyı yeniden şekillendiren tarihsel dönüm noktalarıdır. Göç eden insanlar, sadece yer değiştirmez; aynı zamanda kültürel belleği, aile yapısını, sosyal bağları ve kimlik duygularını da taşırlar. Bir köyü terk eden insan, o köyün tarihinin bir parçasını da alır götürür; o köy de bir parçasını kaybeder.
İlki 1845’te Anadolu genelinde görülen kuraklık, Ankara ve civarını da etkisi altına alır. Yağmur ve karın az yağmasıyla, akarsular beslenemez, tarım ürünlerinden verim alınamaz hale gelinir. Kuraklaşan topraklar, bereketini kaybederken, insanlar da besin zincirinin en zayıf halkası haline gelir. Açlık, sadece bir fizyolojik durum değildir; aynı zamanda sosyal bir felaket olarak, toplumsal dayanışmayı zayıflatan bir olgudur. Bu durumda insanlar, yetersiz beslenme ve hastalık yüzünden ölmeye başlar. Civar illerden yiyecek yardımı gelse de, 1845 kuraklığı Anadolu’nun çoğu kesimini etkilediğinden, yiyecek takviyesi yeterli olmaz. Açlık ve sefalet yüzünden asayişsizlik olayları artar. Denetimin yetersiz olduğu asayişsizlik ortamında, yolsuzluk ve suistimaller de çoğalır. Neticede, çok miktarda can kayıpları ve göçler olur. 1845 kuraklığıyla ilgili yazılan bir raporda, Ankara vilayeti genelinde 6.000 kişinin öldüğü bildirilmiştir (Erdoğan vd. 2007, s. 286-287). Bunun ne kadarının Kahramankazan bölgesinden olduğunu bilemiyoruz. Ancak, bölgede de kıtlığa bağlı ölümlerin yaşandığı kesin olarak söylenebilir. Bu 6.000 kişi, sadece rakam değildir; her biri, bir ailenin, bir köyün, bir geleceğinin sona erişini temsil eder.
Çekirge İstilasının Yıkıcı Etkisi ve Sosyal Çöküş
Kuraklığın ardından, çok geçmeden 1881 yılının yaz aylarında çekirge istilası görülür. Çekirge sürüleri, Ankara merkezden ziyade köylerine zarar vererek köylerdeki tarım ürünlerini ve yiyecekleri siler süpürür. Bir çekirge dört aylık ömrü boyunca toprağa 200 adet yumurta bıraktığından, bir mevsimde sayıları binleri hatta milyonları bulmakta, insanların mücadelesi de o ölçüde güçleşmektedir. Bu istilacı çekirge sürüleri, sadece tarımsal ürünü değil, insanların psikolojik direncini, umutlarını ve geleceğe olan inançlarını da tüketir. Çekirge istilası, doğanın insana karşı gösterdiği acımasızlığın en açık örneğidir. Öyle ki, kayıtlarda milyonlarca çekirge sürüsünün Ankara semalarını kapladığı, sokaklarda yürürken insanların yüzüne gözüne çarptığı, kapıdan bacadan evlerin içine girdiği anlatılır (Erdoğan vd. 2007, s. 287). Gökyüzü, doğanın bereketinin sembolü olmaktan çıkıp, bir tehdit ve korkunun kaynağına dönüşür. Çekirgeler, sadece ürünleri yemez; aynı zamanda insanların ruh halini, moralini ve toplumsal motivasyonunu da yok eder. Çekirge istilasıyla oluşan kıtlıktan Ankara köylerindeki nüfusun 1/4’ünün öldüğü, önemli bir kısmının da göç ettiği bildirilmiştir. Zamanın Ankara valisinin İstanbul’a çektiği 1887 tarihli telgrafta, Ankara’nın civarındaki kasaba ve köylerde ölen insan sayısının günde 1.500-2.000’e ulaştığı, açlık ve sefaletin yaygınlaştığı, sokaklarda düşüp ölenlerin olduğu bildirilmektedir. Bu rakamlar, sadece sayılar değeldir. Her biri bir ailenin, bir hayatın, bir gelecek planının sona erdiğini temsil eder. Bir, toplumun ölüm döşeğinde çırpındığının göstergesidir. Görüldüğü üzere, 1881’de başlayan çekirge istilasının etkileri 1887’lere kadar sürmüştür. İstilanın yol açtığı kıtlık ve salgın hastalıkların ise 1909’a kadar devam ettiği, yine belgelerde görülmektedir. Bu çapta bir salgın ve kıtlığın Kahramankazan bölgesinde hissedilmemesi mümkün değildir. Altı yıl süren bu istila, bölge halkının kollektif hafızasında, kültürel belleğinde ve toplumsal bilinçaltında, mutlaka derin izler bırakmıştır.
Öyle ki, bölgede 1930’lu yıllarda bir çekirge istilasının daha olduğu, bulut halinde topluca gökyüzünden uçarak gelen çekirge sürülerinin tarlaları talan ederek ürünleri tahrip ettiği, evlerin ambarlarına kadar girerek buğdayları yediği, birkaç yıl sürecek kıtlığa yol açtığı, yazarın babaannesi Hediye Üstek tarafından anlatılmıştır. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu anılar, tarihsel belgelere dönüşerek, bölgenin hafızasında kalıcı izler bırakmıştır. Bir felaket, sadece o dönemde yaşananlar değil; aynı zamanda gelecek nesillerin hafızasında canlı kalan travmadır. Aydın köyünde görülen bu çekirge istilasının tüm Kahramankazan bölgesini etkisi altına aldığı ve ciddi hasar bıraktığı muhakkaktır.
Su: Hayat Veren ve Yıkan Güç
Bir başka doğal afet olan sel hakkında bölgeye ilişkin bir kayda rastlamıyoruz. Bu konuda tek bildiğimiz, Aydın köyünün içinden geçen Güvenç Çayı’nın taşması sonucunda oluşan sel felaketinin köyü sular altında bırakmasıdır. (Erdoğan, 2009, s. 326). 11 Temmuz 1947 yılında meydana gelen bu sel felaketi, köyün tamamını sular altında bırakarak, can ve mal kaybına yol açar. Dönemin Hürriyet Gazetesinde yer alan haberde 19 kişinin sele kapılarak hayatını kaybettiği bilgisine yer verilmiştir. Bununla beraber evlerin hemen tamamının bir şekilde etkilenerek sularaltında kaldığı bilinmektedir. Su, insanlık tarihinin başından beri medeniyetin başlangıcını oluşturmuştur; ancak aynı su, kontrolsüz akışında, yılların emeğini bir gece içinde silip süpürebilir. Sel gelmesi, sadece suyun taşması değildir. Aynı zamanda, bir toplumun hafızasının, kimliğinin ve mirasının silinmesi anlamına gelir. Aydın köyü halkının uğradığı zarar devlet tarafından karşılanarak, beş yüz metre ilerideki yamaç alan üzerine, bugünkü yerinde, yeni köy kurulur. Bu yeniden kuruluş, sadece fiziksel bir yer değişikliği değil, toplumsal belleğin yeniden yazılması anlamına gelir: Eski Aydın, sular altında kalır yeni Aydın, başka bir yerde doğar.
Kuraklığa Karşı Kültürel Direnç: Yağmur Duası
Bölgede sıklıkla tekrar eden, günümüzde de karşılaşılan kuraklığın yol açtığı kıtlık da tabii afetler arasındadır. Kuraklığın getirdiği başlıca sıkıntı, içme suyunun azalmasıyla birlikte, tarım için ihtiyaç duyulan suyun yetersizliği dolayısıyla o yıl ürünün az ve yetersiz olmasıdır. Kuraklığa karşı başvurulan yegâne tedbir yağmur duasına çıkmak olmuştur. Kökeni eski kültürlere uzanan bu ritüelin, İslam dünyasında Hz. Muhammed (s.a.v.) ile başladığı bilinmektedir. Yağmur duası, sadece dini bir ritüel değil; aynı zamanda bir toplumun tabiat üstündeki güçsüzlüğünü kabul ederek, birlikte hareket ettiğini ve ortak bir kaderle bağlı olduğunu ifade eden sosyal bir anlaşmadır. Yağmur duası, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, birlikte yaşamanın ve ortak acıyı paylaşmanın bir ifadesidir. Sünnet kabul edilen yağmur duası, imam önderliğinde, kalabalığın yüksek bir tepeye çıkmasıyla yapılır. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüzde de Kahramankazan bölgesinde, yağmurun az yağdığı dönemlerde yağmur duasına çıkıldığı bilinmektedir. Kuraklık baş gösterdiğinde, köyün imamı ve ihtiyarları yağmur duasına çıkmaya niyet ederler. Kuraklığın sebebinin Allah’ın emirlerine itaat etmeme ve günahların çoğalması olduğuna inanılır. Bu sebeple, köydeki herkes tövbe eder, helalleşir, küsler barışır ve üç gün oruç tutulur. Ardından nohut büyüklüğünde ufak taşlar toplanır. Köyün hocası, taşların birine Şura suresinin 28. ayetini okur. Taşlar bir çuvala konularak, duanın yapılacağı, yüksek ve su bulunan yere götürülür. Hoca duasını yapar, cemaat Âmin der. Okunmuş taşlar suya dökülür ve kurban kesilerek kanı taşların üzerine akıtılır. Yağmur duasının bir takım teferruatı vardır, fakat günümüze doğru geldikçe daha sade biçimde uygulandığı görülür (Baykurt, 2013, s. 105-119).
Modernleşme ve Çevre: İnsan Yapısı Felaketler
Kazan Ovası’nı boydan boya geçen ve hayat veren Ova Çayı ve Güvenç Çayı’nın günümüzde kurumuş halde olması, bölge ölçeğinde, insan yapısı doğal afet olarak değerlendirilebilir. Tarih boyunca, medeniyetler su kenarlarında doğmuş ve gelişmiştir; bu, insanın tabiat ile olan temel bağlantısının su olduğunu gösterir. Su, sadece bir kaynak değil; aynı zamanda bir toplumun kimliğinin, kültürünün ve ekonomisinin temelini oluşturan bir varlıktır. Bilindiği üzere, eski çağlardan beri, insan toplulukları su kenarlarına yerleşmiş, medeniyetler de büyük ırmakların kenarlarında kurulmuştur; İnsanlığın en eski ve yüksek uygarlıklarının, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan Mezopotamya adı verilen verimli topraklarda; Eski Mısır medeniyetinin de Nil deltasında kurulması gibi. Bölgedeki akarsuların benzeri fonksiyonları yerine getirdiği, insan yerleşimine en uygun alanları oluşturduğu görülmektedir. Ova Çayı’na yakın bir mahalde yer alan Bitik köyündeki, Bitik höyüğünde yapılan arkeolojik kazılarda Hititler dönemine ait kalıntıların bulunması bölgede, su kenarındaki yerleşimin Hititler dönemine kadar uzandığının en büyük delilidir. Arkeolojik bulgular, bölgenin ne kadar eski ve köklü bir yerleşim tarihi olduğunu, ve bu toprakların ne kadar derin bir kültürel mirasla yüklü olduğunu ortaya koymaktadır. Hititler döneminden günümüze kadar, binlerce yıl boyunca insanlar bu suların kenarında yaşamış, çalışmış ve ölmüştür. Yine, köylerin dağılım modeline bakıldığında, büyük bir kısmının, bölgenin en büyük akarsuyu olan Ova Çayı ve Güvenç Çayı etrafında kümelendiği, kalanların ise, dağlardan ovaya inerken oluşan tepelerin arasındaki vadilerde yer aldığı görülür. Coğrafyaya uygun olan bu yerleşim modelinin günümüzde aynı biçimde devam etmediği, neredeyse bir çevre felaketiyle karşılaşılabileceği gözlemlenmektedir.
Geleneksel yerleşim modelinin terk edilmesi, sadece mekânsal bir değişim değil; aynı zamanda insanın tabiat ile kurduğu ilişkinin temelinden sarsılması demektir. Modern şehirler verimsiz araziler üzerinde kurulur, konut alanları tarım yapılmayan verimsiz topraklara doğru kaydırılırken Kahramankazan’da ise, tam aksine, verimli toprakların konut ve sanayi alanına dönüştürüldüğü görülür. Bu çelişkili durum, gelişmişlik adı altında yapılan tercihlerin ne kadar isabetsiz olduğunu göstermekte ve insanın tabiat ile olan ilişkisinin kopması, gelecek nesillere karşı sorumluluğun terk edilmesi anlamına gelmektedir.
Ova Çayı’nın yatağında bulunan kum ocaklarının çevreye verdiği tahribatı da insan yapısı çevre felaketleri arasında saymak gerekir. Ova Çayı’ndan sürekli kum alınmasıyla büyük çukurlar oluşmuş, buralara suyun dolmasıyla akıntısız küçük gölcükler meydana gelmiştir. Alınan kumların yığılmasıyla da büyük kum tepeleri oluşmuştur. Aşırı ve bilinçsiz kullanma sonunda oluşan büyük çukurlar ve kum tepeleri, Ova Çayı’nın suyunun azalarak tahrip olmasıyla sonuçlanmıştır. Tabiatın yapısını değiştirmek, sadece manzarayı değiştirmez; aynı zamanda ekolojik dengeyi de kökünden sarsarak, geri dönüşü olmayan hasarlar bırakır. Bir nehrin yatağından kum alınması, sadece bir ekonomik faaliyet değil; aynı zamanda o nehrin ölmesi anlamına gelir. Bütün bu tahribatın neticesinde, Ova Çay’ına bağlı olarak gelişen hayvan ve bitki habitatı büyük zarar görerek yok olma noktasına gelmiştir.
İnsan yapısı çevreye zararlı bir başka uygulama da hobi bahçeleridir. Çoğu şehirde yaşayanlar tarafında yapılan ve daha ziyade dinlenme alanı olarak kullanılan hobi bahçeleri, oluşturdukları artıklar ve kirlenmelerle çevreye zarar vermektedirler.
Suların Kuruması: Bir Medeniyetin Sonu
Su, sadece bir doğal kaynak değil; aynı zamanda, bir toplumun kimliğinin, kültürünün ve ekonomisinin temelini oluşturan bir varlıktır. Bölgedeki irili ufaklı akarsuların Kurtboğazı Barajı’na yönlendirilmesi ve en büyük akarsu olan Ova Çayı’nın suyunun azalmasıyla birlikte eski fonksiyonunu yitirmesi, büyük çaplı çevresel değişime yol açmıştır. Öyle ki, mevcut akarsuların kuruması, suyla birlikte ona bağlı olarak gelişen ekolojinin ve habitatın büyük ölçüde tahrip olması anlamına gelmiştir. Daha da ileri gidersek, bölge halkının temel geçim kaynağının tahribata uğraması anlamına gelmiştir. Öyle ki, yazarın hatırladığı 1970’lerde ve 80’lerin başında, Aydın köyündeki sebze ve meyve bahçeleri, Ova ve Güvenç Çaylarının sularıyla sulanır, ev tüketimi için gereken sebze ve meyve yetiştirilirdi. Çayların kurumasıyla bahçe tarımı sona erdi. Köylümüz de kendi yiyeceğini üretirken, başkasının ürettiğini tüketir hale geldi. Bu durum, büyük ölçüde, buğday vb. ürünlerin ekimi için de benzeri şekilde gerçekleşti. Neticede bölgede binlerce yıldır süregelen tarım hayatı döngüsü, son kırk yılda hızla kayboldu: Üreticiler tüketiciye; köyler mahalleye, buğday tarlaları fabrika ve konut alanına dönüştü.
Bu dönüşüm, modernleşme adı altında yapılan seçimlerin, ne kadar hızlı ve ne kadar geri dönüşsüz olduğunu gösterir. Modernleşme, sadece teknoloji ve şehirleşme değildir; aynı zamanda bir toplumun kültürel hafızasının, sosyal bağlarının ve doğa ile olan ilişkisinin yeniden yazılması anlamına gelir.
Bu dönüşüm, bölge insanının kendi topraklarına olan bağının koparılması, tarımsal bilginin ve geleneksel yaşam tarzının yok olduğunu gösterir. Bir köylü, tarlasını kaybettiğinde bu sadece gelir kaynağını kaybettiği anlamına gelmez; aynı zamanda kimliğini, yaşam biçimini ve amacını da kaybettiği anlamına gelir.
Toprağa ve tabiata hayat veren, bölgenin adeta can damarı olan Ova ve Güvenç Çaylarının çevrede ve insan hayatında yarattığı bu değişim geniş çaplı olmasına rağmen, etkilerinin henüz tam anlamıyla hissedilmediği ve anlaşılmadığı söylenebilir. Belki de bu farkındalığın geç kalması, daha büyük felaketin habercisidir. Bir Kızılderili atasözündeki gibi, “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak“. Henüz son ırmak kurumadı, son ağaç kesilmedi, son balık da ölmedi. Ancak, çevreye duyarlılık geliştirmek için zamanımız azaldı! Tabiattan gelen bu uyarı, sadece bir söz değil; aynı zamanda bir çağrıdır; gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzun ifadesidir.
Yazarın Notu
Kıymetli hemşehrilerim, değerli okurlarım, bu yazı yazarken, çocukluğumda, Güvenç Çayı’nın kenarında oturup suyun akışını izlediğim, sesini dinlediğim anlar aklımdan hiç çıkmadı… O zamanlar, su sadece su değildi, hayatın kendisiydi: Bahçelerde yeşeren sebzelerdi, tarlalarda sarı dalgalar halinde salınan buğdaylardı, her şeyin merkezindeki o sessiz ama hayat veren çaydı… O bereketli topraklar değişti, o sular kesildi, o eski günler anılarda kaldı…
Yaz tatili dolayısıyla köşe yazılarıma Eylül ayına kadar ara vereceğim. Belki bu ara, bize o eski günleri, o bereketli toprakları ve o sessiz sessiz suları hatırlamak için bir fırsat olacak. Çünkü unutmamak, hatırlamak ve geçmişe saygı göstermek, belki de gelecek için yapabileceğimiz en önemli şeydir.
Yeni dönemde buluşmak dileğiyle, hepinize sağlıklı ve esenlik dolu, verimli bir yaz dönemi temenni ederim. Selam ve iyi dileklerimle…
….
Abdülkerim Erdoğan- Gökçe Günel-Ali Kılcı, Osmalı’da Ankara, Ankara Tarihi ve Kültürü Dizisi, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayını, Ankara, 2007.
Abdülkerim Erdoğan, Geçmişten Günümüze Kahramankazan, Kahramankazan Belediye Başkanlığı Kültür Yayınları: Kahramankazan, Ankara, 2009.
[1] Koca Dere ile Ciğir Çayı Kazan’ın hemen doğusunda birleşir ve Ova Çayı adını alır.
Okunma: 107
