Kahramankazan’ın bereketli coğrafyası
İnsanın tabiatla olan mücadelesinin günümüze değin biteviye devam ettiği gibi, gelecekte de devam edeceği muhakkaktır. Bu mücadeleyi insan kazandığında adına “medeniyet/uygarlık” denilmiş, tabiat kazandığında ise adı “afet” olmuştur. Yeryüzünün en akıllı ve kabiliyetli canlısı insan olduğundan, kazananın insan olması çoğu zaman kaçınılmazdı. Tabiat ise sessiz ve derinden mücadelesini devam ettirdi.
İnsan-tabiat mücadelesi medeniyetlerin doğması için gereken maddi şartları hazırlarken, çökmesinde etkili olan faktörleri de biçimlendirmişti. Öyle ki, insanlığın tarihi, insanın tabiata karşı verdiği mücadelenin tarihi olarak da görülebilirdi. Bu mücadeleyi akılda tutarak, bu yazımda, Kazan bölgesinin coğrafyası, sağladığı olumlu-olumsuz şartlar ve bunlara karşı bölge insanının geliştirdiği yaşam biçimlerini ele alacağım.
Kahramankazan’ın üzerinde kurulduğu Mürted Ovası, dağlar ve platolarla çevrilidir. Kuzeyde Çorba Dağı, doğu ve güneydoğuda Karyağdı ve Mire Dağı ve batıda Balaban/Ayaş Dağları ovayı çevrelerken güney kısmı açıktır. Kahramankazan merkezi, bu geniş alanın kuzeyinde yer alır. Dağların üzerinde alçak ve yüksek düzlükler/platolar yer alır. Dağların arasındaki vadiler ve ovayı boydan boya geçen Ova Çayı Vadisi, bölgenin yerleşime en uygun yerleri olarak ön plana çıkar. Bahsedilen Vadi’nin içinden akan Ova Çayı, bölgenin en büyük akarsuyudur. Başta Güvenç Çayı olmak üzere irili ufaklı dereler, Ova Çayı’na katılır. Kuş bakışı bakıldığında bölge, etrafı yüksek dağlarla çevrili, ortasından büyük bir akarsuyun geçtiği geniş bir ova görünümündedir. Dağlar ovaya doğru alçalırken vadiler oluşturmakta, vadilerin arasından da akarsular geçmektedir. Dağların arasındaki vadiler de tehlikelerden uzak, korunmuş alanlar yaratarak, yerleşime müsait alanları oluşturmaktadır. Bu haliyle bölge, insan yerleşimine en müsait şartlara sahip alan özelliği tasşır. O sebepledir ki, bölge eski çağlardan beri yerleşim yeri olagelmiş; yine o sebepledir ki, tarıma en uygun arazileri ve tarım toplumları için en gözde ekim alanlarını oluşturmuştur.
Neticede, bölge coğrafyasının bölge insanına, iskana ve tarıma uygun bir alan sunduğu, bu imkânın ise bilinen en eski dönemlerden günümüze, farklı biçimlerde kullanıldığı görülür.
Bölgenin yazları sıcak ve kurak, kışları sert ve soğuk, baharları yağmurlu geçen karasal iklimi, bozkır türü bitki örtüsü için gerekli iklim ortamını sunar; baharda yeşeren yazın kuruyan türden mevsimlik bitkiler bölge coğrafyasına hâkimdir. Bölgenin Batı Karadeniz kuşağına yakın olması dolayısıyla, başlıca bodur meşe ağaçları ve çamlardan oluşan koruluk ve ormanlık alanları, yalnızca bölgenin Kuzey ve Kuzey-doğu kesiminde yer alır. Bu haliyle bölge geneli, tek tük ağaçların araziye serpiştirildiği, yeşil alanların Ova Çayı ve vadiler boyunca yer aldığı bir görünüm arz eder. Bölgede, buğday başta olmak üzere, sulama istemeyen hububat türleri ve kavun yetiştirilir; sulama gerektiren bahçe tarımı ise küçük ve orta ölçekte, genelde ev tüketimi ve bölgesel pazarlarda satış için yapılır.
Son dönemde, ticari amaçlı bahçe tarımının, bölgeye dışarıdan gelenlerce tarla kiralamak suretiyle yapıldığı; çiftlikler kurularak kümes hayvancılığı yoluyla yumurta ve tavuk eti üretildiği görülür. Bozkır bitki örtüsünden istifade edilerek, küçükbaş ve büyükbaş hayvan yetiştiriciliği de yapılır. Arıcılık da bölgenin bitki örtüsüne uygun, bölgede yapılan faaliyetlerdendir.
Yer altı zenginlikleri bakımından, Balaban/Ayaş Dağları’nın eteklerindeki soda madeninde çok büyük rezerv bulunur. Yine, Karyağdı Dağlarının batı, Balaban Dağları’nın doğu yamaçlarında kireçtaşı yatakları bulunur. Milyonlarca yıl önce ve jeolojik devirlerde meydana gelmiş olan soda ve kireçtaşı yatakları, tabiatın bölge insanına sunduğu imkanlar arasında sayılabilir. Ağırlıklı olarak Ova Çayı boyunda yer alan kum ocakları da bu imkanlara dahildir. Devlet ve şahıslara ait araziler üzerinde bulunan ve özel şirketler tarafından işletilen maden yatakları ve kum ocakları, bölge ekonomisine katkı sağlamış ve sağlamaktadır.
Coğrafyanın sunduğu bu harika konumu, iklime bağlı olarak gelişen bozkır bitki örtüsü ve tarım hayatının tarih boyunca nasıl değerlendirildiğine bir bakalım: Kahramankazan’ın üzerinde kurulduğu alan, 47.000 hektar/470 km kare geniş bir araziye tekabül etmektedir. Bilinen en eski zamanlardan, Paleolitik Çağlardan, yakın zamanlara kadar bu arazi, tarım ve hayvancılık için kullanılmıştır. İnsanlığın avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumuna; göçebelikten yerleşik hayata geçmesi 10-12 bin yıl öncesine kadar götürülür. Bölge için düşünüldüğünde, tarım dönemine dair ilk deliller Hititler dönemine uzanır. Bitik köyündeki, Bitik höyüğünde yapılan kazılardan çıkarılan vazonun Hitit dönemine ait olduğu, Hititlerin ise MÖ 1650- 1200 tarihleri arasında hüküm sürdüğü bilgisinden hareketle, bölgede yaklaşık 3.600 yıldır tarım yapıldığı söylenebilir.
Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş Avrupa’da 18. yüzyılın sonlarında gerçekleşirken, bölgede ancak, iki yüz yıllık gecikmeyle, 20. yüzyılın son çeyreğinde gerçeklesşir. İngiltere’de buhar makinasının icadıyla (1763) başlayarak dünyaya yayılan Sanayi İnkılâbı’nın bölgeye ancak 1970’li yıllardan itibaren intikal ettiği görülür. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi simgeleyen insanlık tarihinin bu önemli dönüşümumü, hem Anadolu’nun genelinde hem de bölgede oldukça geç gerçekleşen bir süreç olagelmiştir. Etkileri de tabiatıyla, gecikmeli yaşanır. Ticarileşme, şehirleşme, nüfus artışı ve eğitimin yaygınlaşmasıyla kendini gösteren Sanayi İnkılâ’bıyla; insan gücünden makine gücüne, kol gücüyle yapılan sınırlı üretimden fabrika tarzı seri üretime geçilir. Yine sanayi inkılâbı, tarım toplumlarını baştan aşağıya değiştirerek, bütünüyle yeni bir toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasi ilişkiler düzenine geçişi simgeler. Bunun bölgeye yansıması ise, öncelikle tarımın makineleşmesi, ardından fabrikaların kurulması ile yaşanır. Traktörün ve diğer tarım araçların kullanımıyla tarım daha kolay yapılır hale gelirken, daha önce ekilmeyen alanlar da tarım arazisine dahil edilir. Diğer bir ifadeyle, tarım daha etkin biçimde yapılmaya başlanır. Sanayileşme ise, 1960’lı yıllardan itibaren Ankara-Kahramankazan yolu üzerinde, Susuz ve Saray mahallelerinde fabrikaların kurulasıyla başlar ve bu güzergâh üzerinde ilerleyerek günümüzde Kahramankazan merkeze kadar ulaşır. Öyle ki, günümüzde Ankara-Kahramankazan yolu, yoğunluğu Saray mahallesinde olmak üzere, sanayi bölgesi haline dönüşmüştür. Bununla da kalmayarak. TEM otoyolunun geçtiği Mürted Ovası, fabrikalar ve depolarla dolmuştur. Tarım alanlarının aleyhine gelişen bu durum, verimli tarım arazilerinin, sanayi için kullanılması anlamına gelmektedir. Hafif sanayinin bölgeye kaydırılmasının neticesinde tarım arazilerinin azalması durumunun olumsuz etkilerinin henüz tam anlamıyla hissedilmediği; sanayileşmenin sağladığı refahın uzun verimli olmadığı, çevre açısından zararlarının görülmeye başlandığı söylenebilir. Gelecekte insanlığın en büyük sorununu yiyecek olacağına dair bilim insanları tarafından uyarılar yapılmakta, daha etkin, çevre-dostu tarım metodları geliştirilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, bölgedeki verimli arazilerin sanayi alanına çevrilmesi, pek de rasyonel bir kullanım uygulaması olarak görünmemektedir. Halbuki, sanayi alanları her türlü toprakta kurulabilir. Benzer şekilde, konutlar da her türlü toprak üzerinde kurulabilir. Bu sebeple, modern şehir planlamalarında verimsiz alanlar konut ve sanayiye ayrılmakta, verimli alanlar ise tarım için kullanılmaktadır. Bölgede ise mevcut haliyle, tam aksine bir durumun söz konusu olduğu; coğrafyanın sunduğu avantajlı toprak yapısının bölgenin stratejik konumuna tercih edildiği, ekilebilir verimli alanların tarımın aleyhine azaldığı görülmektedir. Stratejik konumu ve savunma sanayii tesisleri bulunduğu için bölge aynı zamanda, yüksek güvenlikli bölgeler içeren önemli bir sanayi ve lojistik merkezidir.
Diğer bir ifadeyle, bölge hem verimli bir tarım alanı hem de ülkemizin güvenliğinin önemli bir merkezdir. Bu iki özelliğin uzlaştırılması en iyi çözüm olarak görünmektedir. Bu uzlaşma da ancak, hafif sanayi ve depolama alanlarının sınırlandırılması, tarım alanlarının genişletilerek yüksek teknolojiyle yapılmasıyla mümkün olabilecektir. Ancak bu halde, adını medeniyet koyduğumuz “insan-tabiat” mücadelesini insanın kazanması, varlığını sürdürmesi mümkün olabilecektir. Mücadeleyi tabiatın kazanması muhtemel çevre felaketiyle neticelenecektir. Üçüncü bir netice ise kesin bir kazananın olmamasıdır: Tabiatın tükenmiş ve zarar görmüş halde yorgun düşmesi, insanın da tabiatla barışık halde yaşamayı başaramaması. En istenmeyen netice budur, sanırım. Selam ve iyi dileklerimle…
Okunma: 337
