Ovaçayı, tereke, kırmızı ıstakoz

Reklam
Reklamı Gizle

Ova çayı: Kızılcahamam ilçesi sınırlarındaki Yıldırım Dağının güney yamaçlarından doğan, bir hilal (yay) çizerek Çubuk ilçesi sınırlarından geçen, Kahramankazan ilçesini doğudan batıya kat ederek Polatlı ilçesi sınırları içerisinde Sakarya nehrine katılan bir çaydır. Yolu Yenikent civarında Ankara çayı ile birleşir. Bu yolculuğu sırasında birçok derenin katılımıyla bahar aylarında neredeyse geçit vermeyen kocaman bir ırmak olur, yaz aylarında suyu çok azaldığı, neredeyse kuruma seviyesine geldiği için atalarımız çay olarak adlandırmıştır.

Yolunun uğradığı Kahramankazan köylerini cennete çevirirdi; verimliliği artırırdı, ürün çeşitliliğini çoğaltırdı. Zenginlik katardı, çevresini bir ananın bebeğini beslediği gibi gülümseyerek şefkatle beslerdi. Geçtiği her yerde yaşam tarzını değiştirirdi, bir kültür oluştururdu, bir hayat verirdi. Ondan bahsederken insanların gözlerinin içi gülerdi. Suyu gür aksın, kesilmesin, kurumasın diye bol bol dua edilirdi. Su kutsaldı. Ova Çayı da bir kutsiyet kazanmıştı. Ya şimdi?..

İçerisinde yaşayan balıklardan, bi keresinde balık tutarken elimle yakaladığım Kırmızı İstakoz’dan bahsetmiyorum, şimdilik…

Baharla beraber etrafındaki köylerde bir hareket başlardı. İnsanları tatlı bir telaş kaplardı. Boşuna değildi bu telaş. Domates, biber, patlıcan, soğan, sarımsak, patates, bamya gibi sebzeler ekilecekti. Bunların tümünün adına yöremizde bostan denilmezdi. Tereke denilirdi. Bostan sadece kavun, karpuz ekilen tarlalara verilen isimdi.

Bahardan tereke ekilecek alanlar sürülür, hazırlanırdı, şimdiki gibi genetiği değiştirilmiş tohum ve sebzelerin fideleri hazır alınıp dikilmezdi. Hemen her evin bir fideliği olurdu, güzden saklanan özgün sebze tohumları bu fideliğe ekilir, yetiştirilir zamanı gelince dikilirdi. Patates, soğan, sarımsak, mısır gibi tohumu fide yapılmadan tarlaya direk ekilenler de güzden hazırlanır, baharda ekilirdi. Genetiği değiştirilmiş tohum yoktu, hepsi ata tohumuydu. GDO nedir kimse bilmezdi. Şimdi ata tohumu var mı? Ekiliyor mu? Bilmiyorum doğrusu!

Kayseri’de oturan bi yakınım merak etmiş Ayaş domatesi tohumu istedi, Ayaş’a gittim ara ki bulasın!.. Belki meraklılarında vardır, ekiliyordur ama bana denk gelmedi.  Bari fidesini alayım dedim. “Abi fideler Antalya’dan geliyor.” dediler. Ayaş domatesi diye hadi güvende al alabilirsen! Pazara gidiyorum bazen, etiketlere Ayaş domatesi diye yazmışlar. Almıyorum, gülümseyip geçiyorum, üzülüyorum! Hiç mi doğru yanımız kalmadı, bu kadar mı bozulduk diye hayıflanıyorum kendi kendime. Ova Çayı, tereke derken nereden nereye geldik.

Ova Çayının kenarındaki alanlarda sulu tarım yapılırdı. Çay kenarında arazisi olan her köy bu arazileri açılan kocaman kanaldın gelen suyla sulardı.  Bu kanalın bakımını; her köy arazisinin sınırları içerisinde kalan bölümleri imece üsülüyle temizlerdi. Mayıs, Haziran, ve Temmuz ayları yorucu geçerdi. Terekelerin ekimi, çapalama, yabancı otlarla mücadele, zararlı böceklerin temizlenmesi epeyce bir zaman alırdı.  Ağustos, Eylül, Ekim ayları bolluk ve bereket aylarıydı. Domatesler kızarır, biber, yeşil fasulye, patlıcan gibi sebzeler toplanıp yemekler yapılır, kış için ayrılan bölümleri kurutulur, halepler oyulur, fazlası pazarlarda satılırdı.

Gerek ana kanal kenarında, gerekse ana kanalı sulanacak arazilere bağlayan arklar üzerinde doğal, kendiliğinden yetişmiş böğürtlen çalıları olurdu. Böğürtlen meyveleri güzün olgunlaşırdı. Başparmak büyüklüğünde olan meyvelerinin tatlı, ekşimtırak bir lezzeti olurdu.  Toplar avuç avuç şifa niyetine yerdik. Kuşburnunu unuttum sanmayın, toplanır, kurutulur kışın cayı içilirdi. Kimisi marmelatını da yapardı.

O zamanlar daha ergenliğe yeni yeni erişen bizler atlarımızı çayırlarda otlatırdık. Bir söğütün gölgesinde kocaman bir ateş yakardık, sonra tarlalardan patates söker pişmesi için közün içerisine gömerdik. Patlıcan patlatır budala kebabı yapardık. Yine tarlalardan kucak kucak mısır getirir közlerdik. Sonra ye babam ye! Bu bölgenin adına çay üstü denilirdi. Oldukça bol armut ağacı vardı. En erken deste basan armudu olurdu. Ekinler biçilme zamanında yemeye başlardık. Ekinler biçilip deste yapılmaya başlandığında olgunlaştığı için atalarımız adını “desde basan” koymuşlardı. Sulu; çok tatlı, tereyağı kıvamında yumuşacık bir armuttu, raf ömrü çok kısa olduğu için pazarlarda satılmazdı. Sonra sapı kısa ya da kısa bacak adı verilen armut olurdu. Bizim kış armudu dediğimiz meşhur Ankara armudu ekimde olgunlaşırdı. Hatta hatta ekimde toplanır bir odaya serilirdi. Orada yavaş yavaş olgunlaşır, kış boyu yenilirdi. Dahası, sarı armut, ak armut, gök sulu, turşu armudu ve diğerleri. Bunların hepsi Ankara’ya özgü armut çeşitleriydi.  Deste basan, ak armut, gök sulu gibi çeşitlerin ağaçları bile kalmadı sanırım. Bu armutları ve ağaçlarını görmeyeli onlarca yıl oldu. Belki hala bir iki ağaç birilerinde vardır belki! Ama ben rastlamadım!..

Çok sıcak günlere çaya yüzmeye giderdik. Atalarımız “Ağustos da ya bal, ya balık yiyeceksin.” demişlerdi. Çaydan elimle bol bol taş balığı, gaymer, sazan tutardım. İşte o günlerin birinde kırmızı istakozu yakalamıştım! Önce bu da nedir diye korkmuş, sonra istakoz olduğunu anlayınca suya tekrar salmıştım, sonraları çok aradım ama bir daha bulamadım! Balı da dedem verirdi hem de beyaz oğul balı!..

Aman Allahım, ne güzel, ne tatlı günlerdi o günler. Çok ama çok mutlu olduğumuz günlerdi o günler. Aramıyorum dersem yalan söylemiş olurum.

Bahar ve yaz aylarında bölge insanın hemen hemen her gününü geçirdiği yerde yaşanmış öyküler olmaz mı? Olur elbet. Bunlardan bi tanesini kısaca anlatayım.

Çay üstünde tereke sulayan çiftçiler bir söğüdün gölgesine oturmuşlar. Sırası gelen terekesini sularken koyu bir sohbet başlamış. Çiftçinin biri “ben çok patates ektim. Patates ağasıyım” diye övünmüş, bir diğer “bende biber ağasıyım” demiş. Bir diğeri ben “soğan ağasıyım” diye kubarınca bu övünmeleri dinleyen genç patlamış, “çok hıyar ektim bende hıyar ağasıyım “demiş

Seksenli yıllarda kum ocakları açıldı. Çay yatağı birkaç metre aşağı düştü. Çayın suyu küstü yer altına sızdı. Sulu tarım bitti. Söğütler, kavaklar, elma, armut ağaçları, böğürtlen kuşburnu çalıları kurudu. O güzelim bükler yok oldu! Şimdilerde o bölgenin bir çölden farkı kalmadı…

Bazen rüyalarıma giriyor, o günleri rüyalarımda yaşıyorum!..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!