BİR ANADOLU KADINI ÇİMENİN HATİCE(1846/7-1928)[1]

Reklam
Reklamı Gizle

Anadolu’nun hemen hemen her köyünde bir Nene Hatun, Kara Fatma, Şerife Bacı, Satı Kadın gibi Osmanlı kadınları, Türk anaları vardır. Ayaklarının altı öpülesi bu çileli Anadolu analarının kimisinin hikâyesi az çok bilinir, kimisi de Hatice Hanım gibi unutulup gitmiştir. Hatice Hanım kimlerdendir pek bilinmez. Yeşili, çayırı, çimeni sevdiğinden mi? Yoksa ottan ve yeşillikten çeşitli yemekler yaptığından mı bilinmez, herkes onu Çimenin Hatice diye bilir.

 

Murtazaabad/Kahramankazan’ın  Virancık(Örencik) Köyünden olan Çimenin Hatice, Osmanlı Devletimin sorunlu dönemlerinde doğmuştur. Ali Tunalı’nın anlattıklarına göre Çimenin Hatice 1846/7 yılında dünyaya gelmiştir[2]. Kocası, tarihte 93 Harbi olarak bilinen 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı’na katılmış ve şehit olmuştur. Kocası şehit olduğunda otuzlu yaşlardadır. Bundan sonraki hayatı Ali Tunalı’nın babası ile evleninceye kadar dul olarak(16-17 yıl)  geçmiştir.

 

Hikayenin bu kısmında birazda Çimenin Hatice ile doğrudan alakalı olan Ali Tunalı’dan bahsedelim:

 

“Ali Tunalı, baba tarafından Ankara Kazan’lı, anne tarafından ise Amasya-Merzifonlu’dur. .Satı  Kadın’la aynı dönemde.(V. dönem,1935.-1939) Samsun Milletvekilliği yapmıştır. Nüfus kayıtlarına göre 1890   Ankara doğumludur. Kahramankazan Sarıayak(Sayrak) Köyü nüfusuna kayıtlıdır.

 

Ankara vilayeti l874 yılından itibaren kıtlıkla, felaketlerle uğraşır, 1881 yılında da çekirge istilasına uğrar. Halk perişan olur ve civar illere göç etmeye başlar. Murtazaabad(Kahramankazan) köylerinden de başka vilayetlere gruplar halinde göç başlar.

 

Ali Tunalı’nın babası Mustafa Efendi, Emiroğulları[3]sülalesinden olup, annesi ve babası ile •birlikte Amasya’nın Merzifon ilçesine yerleşmek için yola koyulurlar. Mustafa Efendi, köylülerin de yardımıyla kendisi gibi Ankara’dan göç eden bir ailenin kızı olan Fatma Hanım[4] ile evlenir. Bu evlilikten iki çocukları olur, fakat yaşamazlar. Bunun üzerine köylüler Mustafa Efendi’yi·kendi köylerinden . Kezban isimli bir kızla evlendirirler. Bu evlilikten 1890 yılında Ali(Tunalı) dünyaya gelir.

 

Mustafa Efendi, 1891 yılının sonlarına doğru Ankara’dan Merzifon’a göç edip yerleşen aileler ile birlikte Ankara’ya geri dönmeye .karar .verir. Karısı Kezban’ı boşar , oğlu Ali’yi kaçırarak ilk eşi Fatma Hanım ile birlikte Ankara yolculuğuna çıkar.   Mustafa Efendi ve kafilesi yaklaşık bir aylık bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşır. Mustafa Efendi eşi Fatma Hanım’ın köyü olan Kazan-Sayrak(Sarıayak)köyüne yerleşir.” Çimenin Hatice bundan sonra hikayeye dahil olur.

 

Yaklaşık 5-6 ay sonrada Fatma Hanım’ın Merzifon’da başlayan hastalığı artar. Öleceğini tahmin eden Fatma Hanım, Kezban Hanım(Ali Tunalı’nın annesi)‘a yaptıklarından dolayı vicdan azabı çekmeye başlar. Yakın akrabalarından olan ve 93 Harbi”nde kocası şehit olan “Çimenin Hatice” hanıma derdini açar. Köylülerin Ali’yi de kendi öz evladı olduğunu bildiklerini ve devamlı da böyle bilinmesini ister.

 

Sırrını Hatice Hanım’a anlatan Fatma Hanım, daha sonrada kendisinin hamile ve hasta olduğunu, yakında doğum yapacağını, ancak doğumdan kendisinin ve çocuğunun kurtulma ümidinin olmadığını, onun içinde Ali’yi evlatlık almasını, kendisi şayet ölürse kocası Mustafa Bey ile evlenmesini ister. Vasiyet niteliğindeki bu sözler üzerine Hatice Hanım, henüz bir yaşında olan Ali’yi alır ve evine götürerek ona bakmaya başlar. Bu olaydan bir, bir buçuk ay sonra Fatma Hanım doğum yapar ve çocuğunu kaybeder, bir hafta sonra da kendisi vefat eder.

 

Çimenin Hatice, Ali’ye büyük bir şefkat ve sevgi ile bakar ve Mustafa Efendi ile de evlenir. Mustafa Efendi bu evlilikten sonra ailesi ile birlikte Çimenin Hatice’nin köyü olan Murtazaabad/Kazan’ın Örencik(Virancık) Köyü’ne yerleşir. Çimenin Hatice’nin Mustafa Efendi’den iki erkek çocuğu daha dünyaya gelir. Hatice Hanım, Ali Tunalı’yı da evladı gibi benimsemiş ve ona gözü gibi bakmıştır. İlk eşinden de çocukları vardır.

 

Mustafa Efendi 1997 yılında vefat eder.  Çimenin Hatice bir kez daha dul kalır ve üç yetim çocuğu ile birlikte ilk eşinden olan oğlu Hüseyin Ağa’nın evine sığınır. Hüseyin Ağa’nın eşi Çimenin Hatice’nin çocuklarına kötü davranmaya başlayınca, Hatice Hanım, çocuklarını bilhassa emanet olan Ali’yi bir meslek sahibi yapmak için İstanbul’a gitmeye karar verir. Çimenin Hatice, 1898 yılının yazında üç çocuğu ile köyden ayrılırken yola çıkmadan önce, kendisini uğurlamaya gelen köylülere,  köy meydanında şöyle seslenir:

 

“Komşularım, kardeşlerim, evlatlarım, ağalarım, Cenab-ı Mevla’ya güvenerek evlatlarımı adam etmek için yola çıktım. İstanbul denilen memlekette okullar, medreseler, fabrikalar varmış. Çocuklarımı okutup vatana faydalı evlatlar yetiştirmek istiyorum. Malımı mülkümü buradaki evli çocuklarıma bıraktım. İstanbul’a varınca size mektup yazarım. Çocuklarınızı oraya göndermek isterseniz evim açıktır, beklerim ve sahip olurum. Hakkınızı helal edin. Hepinize hakkımı helal ediyorum, kimseye dargın, kırgın değilim.”[5]

 

Çimenin Hatice, komşularından iki eşek kiralar,  birine yatak ve yorganı yükler. Diğer eşeğin semerine astığı heybenin gözlerine küçük çocuklarını koyar, semerin ortasına da Ali’yi oturtur. Köylü ile vedalaşarak köyden ayrılır. Kiraladığı eşeklerin sahibi ve oğlu da onlara  Ankara’ya kadar eşlik eder.

 

O tarihlerde Zir(Yenikent) kaza merkezidir[6]. Hatice Hanım, yaya olarak altı saatlik bir yolculuğun ardından Zir’e ulaşır. Geceyi bir handa geçirir. Ertesi gün kaymakama çıkar, şehit eşinden dolayı biriken şehit aylıklarını alır[7]. Daha sonra vakit kaybetmeden yola koyulur ve yine yaya olarak intikal ederek akşama doğru Ankara’ya ulaşır. Bir hana yerleşir, ertesi gün valiye çıkar, çocuklarıyla birlikte İstanbul’a gitmek istediğini söyler. Vali, onlara yardım etmeye karar verir, Trenden İstanbul’a dört kişilik bilet aldırır. Ayrıca dört kişiye iki ay yetecek kadar “harcırah” verilmesini emreder.[8] Hatice Hanım dindar birisidir, valinin makamından çıkınca doğruca Hacı Bayram-ı Veli’nin türbesine gider, namaz kılar ve dua eder.

 

Ertesi sabah, görevli memur onları bir faytonla gara götürüp trene bindirir,  biletlerini de verir. O yıllarda tren doğrudan İstanbul’a gitmez, Eskişehir’de bir gece kalıp yoluna öyle devam ederdi. Çimenin Hatice, akşama doğru Eskişehir’e varır, geceyi bir handa geçirir. Ertesi gün aynı trene binip üç yetim ile birlikte İstanbul’a doğru yola çıkar. Aynı günün akşamına Haydarpaşa’ya ulaşırlar.

 

Vapurla karşıya geçerler. Vapur onları Galata Köprüsü’ne yanaştırır, köprünün üzerine çıkıp otururlar. Etrafı gözetlerken, ne tarafa gideceklerini bilemezler. Ali Tunalı hatıralarında bu durumu şöyle anlatır: “Annem çok dindar bir kadındı;

 

-Ali, bak bu tarafta koca koca binalar var, öbür tarafta ise minareler var, biz öbür tarafa gidelim, diyerek annem, Yeni Cami tarafını işaret etti.”[9]  Kalkıp Yeni Cami tarafına giderler ve cami yakınında ki bir hana yerleşirler.

 

Hanın yakınında çorbacılık yapan Çankırılı Hafız Ahmet Efendi, Hatice Hanım’ın durumunu öğrenir ve ona neden İstanbul’a geldiklerini sorar. Çimenin Hatice;

 

-Çocuklarım, okuyup hükümet adamı olsunlar diye kalkıp geldik, der. Bu cevap karşısında duygulanan Hafız Ahmet Efendi onlara yardım etmeye karar verir.

 

Daha sonraki günlerde Hafız Ahmet Efendi, Çankırılı şekerci Hacı Mustafa Efendi isimli hayırsever birisiyle Hatice hanımı tanıştırır. Hacı Mustafa Efendi de neden İstanbul’a geldiklerini sorar. Çimenin Hatice;

 

-Hacı ağam, yavrularımı köyde ötekinin berikinin çobanı, kölesi olmamaları ve mektep, medrese görmeleri için buraya getirdim, cevabını verir. Bu cevap üzerine, Hacı Mustafa Efendi, Hatice hanımı ve çocuklarını handan alarak evinin bahçesinde bulunan iki odalı bir eve yerleştirir. Eve yerleşir yerleşmez Hatice Hanım namaz kılar ve çocukları da ellerini açarak hep beraber Allah’a dua ederler. Sonraki günlerde Hacı Mustafa Efendi’nin eşi Hacı Kezban Hanım da onlara yardımcı olur.[10] Hatice Hanım’da Kezban Hanım’a ev işlerinde yardım eder.

 

O günlerde Ali(Tunalı), Çimenin Hatice’ye Hacı Mustafa Efendi ile Kezban Hanım’ın kim olduğunu sorar.  Hatice Hanım;

 

-Mustafa Efendi sizin dayınız, benimde kardeşimdir. Kezban kadın ise babanızın kardeşi, yani halanızdır,[11] şeklinde manidar bir cevap verir.

 

İlerleyen günlerde Çimenin Hatice komşularından örgü örmeyi öğrenir, bunları satarak okula göndereceği çocuklarına harçlık parası kazanmaya da başlar. Evleri Nur-u Osmaniye mahallesi civarındadır. Çimenin Hatice, Ali’yi ve kendisinden bir yaş küçük kardeşini mahallede bulunan ilkokula yazdırır.

 

Hafız Ahmet Efendi’nin kız kardeşi Şerife Hanım’da Çimenin Hatice ve çocuklarına çok yardımcı olur. Şerife Hanım, Çankırı’lıdır, kocası ölünce o da oğlunu okutmak için İstanbul’a gelir ve abisi Hafız Ahmet Efendi’nin yanına yerleşir. Her memlekette Çimenin Hatice’ler vardır. Şerife Hanım ile Çimenin Hatice dost olurlar. Şerife Hanım bir tanıdık vasıtasıyla oğlunu askeri okula yazdırmak ister. Çimenin Hatice’ye de senin çocukları da yazdıralım diye teklifte bulunur. Çimenin Hatice buna çok sevinir. Ali ile oğlu Abdurrahman’ı “Tophane-i Amire Mektebi”ne yazdırır.  Ali ve Abdurrahman 16 Haziran 1900 tarihinde  Tophane-i Amire Mektebi’ne başlar.

 

Çimenin Hatice, Ali(Tunalı)’yi 1911 yılında Murtazaabad/Kazan Virancık(Örencik) köyünden Mehmet/Emine kızı Refika Hanım ile evlendirir. Refika Hanım’ın annesi Emine Hanım, Çimenin Hatice’nin arkadaşıdır.

 

1919 yılına gelindiğinde Çimenin Hatice Ayasofya civarında bir evde oğulları ve gelini ile birlikte oturmaktadır. Oğlu Abdurrahman Asteğmen rütbesinde bir asker olmuştur. Ali(Tunalı)’de top atölyelerinde çalışmakta ve zaman zaman da Avrupa’ya kursa gitmektedir. Ali, 1920 yılında annesi Çimenin Hatice’yi ve eşini İstanbul’da bırakarak Kuvay-ı Milliye’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçer ve Ankara’ya gelir. Daha sonra da Ali(Tunalı)’nin ailesi Ankara’ya getirilir. Çimenin Hatice İstanbul’da diğer çocukları ile birlikte kalmıştır.

 

Ali Tunalı hatıralarında Çimenin Hatice’nin 1928 yılında vefat ettiğini yazar, fakat nerede vefat ettiğini ve nereye defnedildiğini belirtmez. Çimenin Hatice,  81-82 yıllık ömrünü çilelerle, sabırla, fedakarlıkla  tamamlar,  fakat o günün şartlarında, tek başına  ideallerini de gerçekleştirir.

 

1898 yılında Murtazaabad/Kazan’nın bir köyünde bir Anadolu Kadını, bir Osmanlı Kadını tek başına, yaşına da aldırmadan(50-51 yaşlarındadır.), en büyüğü sekiz yaşında olan üç yetim çocuğu ile İstanbul’a gitme kararı alır ve bu kararını uygular. Yine bir köylü kadın olan Satı Kadın’ın milletvekili seçilmesinden 36 yıl önce, 40-50 yıl sonrasını gören yukarda ki müthiş konuşmayı yapar.

 

Kendisi okuma yazma bilmez, devlette bir görev de almaz. Ancak devlete yıllarca hizmet edecek üç evladını okutur ve yetiştirir. İki oğlunu askeri okullara gönderir, onlar orduya hizmet ederler. Kuvay-ı Milliye’ye tereddütsüz katılacak evlatlar yetiştirir. Üvey oğlu Ali, hem Osmanlı Ordusu’na, hem Milli Mücadele Ordusu’na hem de Türkiye Cumhuriyeti Ordusu’na 40 yıl hizmet eder. Cumhuriyet’in ilan toplarını ilk o ateşler. Bir dönem(1934-1939) Samsun milletvekilliği yapar. Böyle bir ana, böyle bir kadın Kahramankazan’ın tarihi şahsiyetleri arasına girmeyi hak etmiyor mu? Kahramankazan Belediyesi ve Kaymakamlığı’nın Çimenin Hatice’yi tarihi şahsiyetler arsına almasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.

 

Ancak şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum. Babası ve üvey annesi ile ilk eşi Kazan’lı olan, 40 yıl devletin çeşitli kademelerinde yöneticilik yapan, bir dönem de milletvekilliği yapan Ali Tunalı’nın Kazan’da bir hatırasının ve bir eserinin olmaması ve ikinci eşinin soyadını alması  ilginç değil mi?

 

Bir başka ilginç hususta; II. Abdülhamid’in Osmanlı’sında Çimenin Hatice ve Şerife Hanım gibi iki dul kadın, tek başlarına, yetim çocuklarıyla beraber, Ankara ve Çankırı’dan kalkıp, tren ve karayolu ile İstanbul’a gidebiliyor, orada ev kiralayıp oturabiliyor ve çocuklarını okutabiliyor. Demek ki; ülkede asayiş düzgün, yollar kadınlar için de güvenliymiş…

Selam ve dua ile…

Not: Değerli okurlarım, yazılarımla ilgili görüşlerinizi ve Kahramankazan’ın tarih ve kültürü ile ilgili yazılmasını istediğiniz hususları, e-posta adresime(yuksekhuseyin@hotmail.com) iletebilirsiniz.

[1]Bu yazı, ağırlıklı olarak Bülent Varlık’ın Ali Tunalı’nın Hatıraları’nı esas alarak hazırladığı“Ali Tunalı-Vatana Hizmete 40 Yıl”  adlı kitabından alıntılar yapılarak ve özetlenerek hazırlanmıştır.

[2] Ali Tunalı hatıralarında Çimenin Hatice’nin 1846/7 yılında doğduğunu,  1928 yılında da  vefat ettiğini belirtiyor.

[3] Günümüzde Kahramankazan Sancar Köyünde bu sülaleden olan şahıslar  bulunmaktadır.

[4] Murtazaabad/Kazan Sayrak(Sarıayak) köyündendir.

[5] Bülent VARLIK, Vatana Hizmette 70 Yıl Ali Tunalı, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 2005

[6]Ankara Salnamesi’ ne göre Zir, 1892 yılında kaza merkezi olmuştur.

[7] Bülent VARLIK, a.g.e.

93 Harbi’nden sora(1878) Osmanlı Devleti şehit ailelerine maaş bağlamıştır. Osmanlı’yı beğenmeyen ve her fırsatta eleştirenlerin dikkatine sunulur.

[8] Bülent VARLIK, a.g.e.

Devletin büyüklüğüne bakar mısınız? İhtiyaç sahibine yardım ederek 1898 yılında “Sosyal Devlet” olmanın gereğini yerine getiriyor. Her fırsatta Osmanlı’yı eleştirenlerin dikkatine…

[9]Bülent VARLIK, a.g.e.

[10] Bu olay o zamanki insanların ne kadar ahlaklı, ne kadar yardımsever olduklarını ve ne kadar yetime-dula sahip çıktıklarını göstermesi bakımından  önemlidir.

[11] Bülent VARLIK, a.g.e.

 

Yazıların bilimsel ve hukuki sorumluluğu yazarlara aittir. 

Sarıayak(Sayrak) Köyü’nden Bir Görünüm
Örencik Köyü’nden Bir Görünüm

“BİR ANADOLU KADINI ÇİMENİN HATİCE(1846/7-1928)[1]” için 2 Yorum

  1. “Osmanlı kadını” kelimesi boşuna söylenmemiş. Osmanlı kadını olan analarımız gerçekten analar anasıdırlar. Onları tanımak, tanınmasına vesile olmak ne büyük bir şeref.
    Fedakarlık, şefkat ve vefa timsali bu analarımızı tanımak gelecek nesillere örnek hallerini anlatmak, örnek almak ne güzel bir şey. Yazarımıza kadım kültürümüzü ve güzelliklerimizi bizlerin bilgisine sunduğu için teşekkür ediyorum.

  2. Harika bir çalışma. Kalemine sağlık kıymetli kardeşim. Gerçek bir Osmanlı kadınının hayat mücadelesi. Alınacak çok ders var. Zamanımız kadınıyla kıyaslamaya bile tereddüt ediyorum. Hakikaten günümüz annelerine örnek olması açısından bir filmi bile çevrilebilir. Ayrıca Osmanlı’nın son çöküş döneminde bile idari sistemin bize öğretilenden çok daha sağlam ve güçlü olduğunu görüyorum. Yine o zamanlardaki komşuluk, yardımlaşma, muhtaçlara el uzatma takdire sayan bir seviyeden imiş. Tekrar teşekkürler, selam ve dua ile.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir