KAZAN’IN KAYIP YILLARI
Geçenlerde birkaç arkadaş sohbet ediyoruz, oradan buradan. Konu dönüp dolaşıp eskilere, eski günlere geliyor. Hatırlar mısın? Diye başlayan tek kelimelik sorulara verilen uzun uzun cevaplarla. İnsan belli bir yaştan sonra yaşanmışlıklara daha mı bir önem veriyor nedir. ‘Hey gidi günler’ diyerek başlayan ve geçmişe olan özlemi anlatan cümleler dökülüyor dilimizden.
Sonra içlerinden birisi bana dönerek, “Enis Öksüz Kazan’a geldiğinde TKV’ye (Türkiye Kalkınma Vakfı Arıcılık Tesisleri) uğradı ve ben de orada kendisiyle fotoğraf çekindim. Hatırlıyorum fotoğrafı da sen çekmiştin. (MHP’li merhum Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz’den bahsediyor) Çok sonraları belediyeye gittim ama fotoğrafa ulaşamadım, zaten sen de eski görevinde değildin.” Dedi.
Aslında bu ilk değildi. Daha önceleri de bu türden serzenişlere muhatap olmuştum. Ancak benim yapabileceğim bir şey yoktu. Aradan yıllar geçmişti.
1999-2004 yılları arasında belediyenin bütün fotoğraf işlerini ben yaptığım için bu serzenişlerden rahatsızlık duyduğumu ifade etmeliyim. İşte bundan dolayı Kazan’ın kayıp yılları olarak gördüğüm bu yazıyı yazmayı gerekli gördüm.
***
Yıl 2004, 28 Mart Yerel Seçimlerini takip eden ilk günler. MHP’li Başkan Yusuf Fidantek seçimi kaybetmiş, AKP’li Lokman Ertürk Belediye Başkanı olmuştu. 5 yıllık MHP iktidarında benim görevim belediyenin bütün hizmet ve etkinliklerini takip etmek, bunları fotoğraflayıp haberleştirerek yerel ve ulusal basına servis etmek, Belediye Bültenini yayına hazırlamak. Tabi tek başıma.
Sadece Türkiye’nin değil, yaşadığımız coğrafyanın kaderidir. Genel yerel fark etmez, siyasi iktidar değişince hemen her şey değişir.
Kazan’da da öyle oldu. O dönemde yaşananları şimdilik bir kenara bırakıp konunun bana bakan yönüyle devam edelim.
Belediyedeki iktidar değişikliğinden ilk nasibini alanlardan biri de ben oldum tabi. Seçimin ilk haftası Belediye Fen İşlerinde (garaja gönderildiğim) görevlendirildiğim söylendi şifahi olarak. Daha öncesi, o zamanlar ve sonraki dönemlerde de Fen İşleri Müdürlüğü yerine garaj tabiri daha yaygın kullanılır, bir çalışanın belediyenin idari binasından alınıp garajda görevlendirilmesi bir nevi sürgün olarak değerlendirilirdi.
“Her idareci doğal olarak kendisine yakın kişilerle çalışmak ister” diyerek olayı meşrulaştırıp (!) bir kenara bırakalım.
***
Yine sabah işe gittiğimiz bir gün, o gün nerede çalışacağımızın söylenmesini beklerken, havanın da sabah saatlerinde biraz serin olması ve pek de ortalıkta görünmemek hissinden olsa gerek elektrikçilerin atölyesinden içeri girdim. Loş, dağınık bir odaydı. Daha çok bir havalandırmayı andıran küçük bir pencereden sızan solgun gün ışığıyla zar zor aydınlanıyordu.
Burası atölyeden çok bir depoya benziyordu. Etrafta birbiri üzerine yığılmış koliler, yerlerde elektrik malzemeleri.
Odanın bana uzak bir kenarında emaye boruları olan bir odun sobası. Sobanın başında kim olduğunu hatırlayamadığım ama şimdi bir silüet gibi gözümde canlanan genç bir belediye çalışanı. Gelip gittikçe sobanın içine bir şeyler atıyor.

Neden sonra gözüm sobanın yanında duran karton kolilere ilişti. Ağızları açıktı ve içlerinde beyaz bir şeyler vardı. Uzaktan, biraz da odanın loş olması sebebiyle ne olduğu pek anlaşılamıyordu.
Sonra sobanın yanık kalmasını kendisine görev edinmiş olan genç çalışan, kolilerden beyaz kağıtları alarak sobanın içine atmaya başladı. Eski evrak olmalı diye geçirdim içimden ama merakımı da yenemeyerek sordum sobaya atılan şeylerin ne olduğunu.
Gayet doğal bir ses tonuyla “Abi bunlar belediyeden geldi. Resimleri sobada yakıyoruz ısınmak için” cevabını duymamla ayağa kalkmam bir oldu. Şok olmuştum. O an, zaman durdu sanki.
Şimdi anlamıştım. Sobada yanan, sıradan bir kâğıt parçası değildi.
O, benim 5 yıl boyunca çektiğim fotoğraflardı. Kazan’ın tarihini, insanını, emeğini, anılarını saklayan zarflardı onlar.
Ve şimdi, birer birer küle dönüyordu.
Benim 5 yıl boyunca çektiğim ve dönemin siyasi, ekonomik, tarihi ve doğal güzellikleriyle belediye hizmetleri dahil ilçedeki bütün kurumların etkinliklerinin resmedildiği görsel arşiv gözümün önünde küle dönüyordu.
İşin en vahim tarafı ise bu kişinin devlet malı olan ve ilçenin 5 yıllık görsel arşivini küle çevirdiğinin farkında bile değildi. Belki de partizanlık böyle bir şeydi.
Şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra elindeki zarfları da alıp kolileri bir kenara çektim ve hemen arşiv konusunda en az benim kadar hassas olduğunu bildiğim Belediye Yazı işleri Müdürü Hüseyin Yüce’yi arayıp durumu haber verdim. O da hemen kalan karton kolileri elektrikçilerin odasından aldırdı.
Artık 5 yıllık arşivin ne kadarı heba olmuştu bilemiyorum. Muhtemelen ben ayrıldıktan sonra odamda temizlik yapılırken bir şekilde buraya kadar gelmişti içi fotoğraf dolu karton kutular.
Bugün geriye dönüp baktığımda hâlâ içim sızlar.
Çünkü o fotoğraflar sadece bir dönemin değil, bir kentin hafızasıydı.
Belki bir başkanın, bir işçinin, bir çocuğun ilk karedeki gülümsemesiydi.
Belki bir dönemin ruhuydu.
Ve artık yok.
Eminim ki bütün bu olanlardan dönemin Belediye Başkanı Lokman Ertürk’ün haberi yoktu. Yoksa asla böyle bir şeye müsaade etmezdi. Çünkü kendisiyle 3 dönem birlikte çalıştığım Ertürk basına ve hele de görsel arşive çok önem verirdi. Hatta bazen bizim çektiğimiz fotoğraflara bakar, çekim açısı konusunda tavsiyelerde bulunurdu. Kazan’ın hikâyesi, onun gözünde de bir şehrin belleğiydi.
Bugün dijital arşivler var, bir tuşla yıllar öncesine dönebiliyoruz. Ama bazı kareler vardır ki, ne kadar teknoloji gelişirse gelişsin, bir daha geri getirilemez.
İşte ben o kayıp kareleri, o yanan zarfları hâlâ hatırlıyorum…
Çünkü bazı anılar, sadece gözle değil, kalple çekilir.
Selam ve dua ile
Yazıların bilimsel ve hukuki sorumluluğu yazarlara aittir.
Okunma: 4740
