ANKARA CÜMBÜŞÜ

Reklam
Reklamı Gizle

Kültürel değişimin Ankara kültürüne etkileri

Ankara’da çok güçlü bir seymen geleneği olduğunu görüyoruz. Bu gelenek zengin bir türkü, zeybek ve oyun kültürü meydana getirmiş ve uzun yıllar sürdürülmesini sağlamıştır. Bu zengin Ankara müziğinin ve oyun kültürünün yakın tarihimize kadar Ankara Cümbüşü’nde bozulmadan, canlı olarak yaşadığını görüyoruz. Ankara’nın öz müziğinin ve oyun kültürünün yaşatılmasında başat rol oynadığı için Ankara Cümbüşü önemlidir. Ne mutlu ki bizlere Ankara Cümbüşüne katılan birkaç Ankaralının hala yaşıyor olması dolayısıyla en küçük ayrıntılara kadar inebilme olanağını bulduk.

Ankara Cümbüşü

Ankara Cümbüşü: kalın duvarlar ve kapalı perdeler arasında yapılan kadınlı içkili bir eğlence biçimidir. Ankara kültürünün duayenlerinden araştırmacı Haluk BALABAN’a göre Ankara Cümbüşü: Adabın, erkanın ve nasıl içki içilmesi gerektiğinin milli birahenk içerisinde gösterildiği bir muhabbet havası ve bir eğlencedir. Halil Bedi YÖNETKEN’e göre Ankara Cümbüşü: “Usullü, disiplinli bir muhabbet ve terbiye dairesinde yapılan bir eğlence, içkili, kadınlı bir müzik ve raks alemidir.” (Yönetken, 2006: 2.)

 

Haluk BALABAN’a göre cümbüşü hali vakti yerinde, otoriter, edep erkan sahibi yaşlı seymenler düzenlerdi ve cümbüşün bütün giderlerini de onlar karşılardı. Cümbüşte küçük büyüğe saygı, büyük küçüğe sevgi gösterirdi. Karşılıklı birsevgi ve güven vardı. Cümbüşte yaşlı bir efenin idaresi altında yenilir, içilir, saz çalınır, kadın oynatılır, efeler bizzat oynarlar,  eğlenirlerdi

 

Cümbüş içkinin haram vasfından dolayı çevre rahatsız olmasın diye yaklaşık bir buçuk, iki metre kalınlığında duvarları olan evlerde yapılırdı. Haluk BALABAN’a göre dışarı ses sızdırmasın diye pencereler halılarla kapatılırdı.

 

Eskiden Ankara Aşağı Yüz ve Yukarı Yüz diye ikiye ayrılırdı. Yukarı Yüzün efeleri cümbüşü kale civarındaki kalın duvarları olan bir evde yaparlardı. Aşağı Yüzün efeleri ise Keçiören ve Etlik’deki bağ evlerindeki yaparlardı.

 

Cümbüşe katılanların ağzı sıkı olmak zorundaydı. Cümbüş yapıldıktan sonraki günlerde dışarıda cümbüşle ilgili bir söz söylenmezdi. Haluk BALABAN’a göre cümbüşe katılanlardan biri ertesi günü seymen kahvelerinden birinde cümbüşü katıldığından ve katılanlardan birkaç kişinin isminden bahsetmiş ve bir daha cümbüşe alınmadığı gibi dışlanmış, sonunda Ankara’yı terk etmek zorunda kalmıştır.

 

Cümbüşe her isteyen katılamazdı. Cümbüşe “Kart sakal.” olarak tabir edilen efe ya da seymenlerle birlikte askerliğini yapmış olan gençlerde katılabilirdi. Her meslek gurubundan erkeklerin katıldığını görüyoruz. Haluk BALABAN’a göre medrese müderrisleri ve din adamlarından da katılanlar olurmuş. Yeni katılacak bir kişi daha önce cümbüşe katılmış, erkan sahibi birinin tavsiyesi ve bu kişinin maddi ve manevi sorumluluğunu alması ile katılabiliyordu. Cümbüşe gelenler silahla içeri alınmazdı. Yanlarında bir çakı bıçağı dahi olsa onu kapıdaki görevlilere bırakmadan cümbüş odasına giremezlerdi.

 

Haluk BALABAN’a göre o zamanlar Ankaradaki medreselerde müderrislik yapanlar ve bazı din adamları cümbüşteki o ahengi ve raksı görebilmek ve öz müziğimizi dinleyebilmek için bu eğlenceye gizli gizli katılmışlardır.

 

Cümbüşte bir oturma düzeni vardı. Sedirdeki başköşeye cümbüşü yöneten otururdu. Sonra yaş sırasına göre cümbüşe katılanlar sıralanırdı. “Cümbüş odasında her yaşın kendine göre bir yeri ve oturmanın bir adabı vardı. Sedire büyükler bağdaş kurarak veya bir dizlerini bükerek otururlardı. Yer minderlerine orta yaşlılar ve gençler otururdu. Gençler mutlaka diz çökerek oturmak mecburiyetindeydi.” (Yönetken,2006: 3.). Yaşlılar sedirde ayaklarını uzatamaz, ayak ayak üstene atamazlardır. Gençler büyüklerinden izin almadan dizlerini kaldıramaz, bağdaş kuramazlardır. Aksi bir hareket göreneksizlik, terbiyesizlik sayılırdı.

 

Cümbüşte içki olarak sadece rakı içildiğini görüyoruz. Haluk BALABAN’a göre katılanların hepsinin içki içmek gibi bir zorunluluğu yoktu. İçmeyenlere bal şerbeti, vişne şurubu, ya da Ankaralıların yaptığı diğer şuruplar ikram edilirdi.

 

Kimsenin sarhoş olmasına izin verilmezdi. Sarhoşluk halleri gösterenler Haluk BALABAN’ın tabiri ile metelik kalınlığında yani bir Lira kalınlığında içki verilirdi. Cümbüşü yöneten ocağı işaret ederek bozulma halleri gösterenleri bildirirdi.

 

Cümbüşe herkes temiz elbiselerini giyer gelirdi. Her içeri giren sağ elini göğsüne götürerek odadakilere selam verir, kendine yer gösterilene kadar ellerini önüne bağlayıp bekler ve kendisinden yaşlısının altına otururdu. Cümbüş yatsı namazından sonra başlardı. Bu zamana kadar cümbüşü düzenleyen yaşlı seymen ve efeler gençlere edep, erken öğretirlerdi. İbret verici şeyler söylerlerdi. Büyük seymenlerin hikayelerini (menkıbelerini) anlatırlardı. Güzel sohbetler olurdu.

 

Cümbüşe efelerin korumasındaki bir ya da iki kadın getirilirdi. Bu kadınların idare ve maişetleri mensubu olduğu efeler tarafından temin edilirdi. Haluk BALABAN’a göre cümbüşe gelen kadınlara “Lan.” denilirdi. O zamanlar cümbüşe katılan kadınların ismi afişe edilmek istenmediği için Lan denilirdi. Lan sözcüğünü Ankaralılar (sadece cümbüşe katılan kadınlar için) bacı anlamında kullanmışlardır. Birde “La.” kelimesi kullanılırdı. Hala kullanılır. Bu kelime Ankaralılar arasında kardeşim anlamına gelirdi. “Cümbüşe kadınları getiren efeye “Ulan.” denilirdi. Bu kadınlar Ulan’dan sert ve hor bir muamele görürlerdi. Cıvımalarına, nahoş bir harekette bulunmalarına asla izin verilmezdi. Çok uslu ve terbiyeli olmak zorundaydılar.” (yönetken, 2006: 4.)

 

Cümbüşte kadınlar sakilik yapmazdı. Bu işi “Ocak.” adı verilen kişi yapardı. Kadınlardan biri tütün sarar diğer sigaraları yakar ve cümbüşte oynarlardı. Bir kibritle asla iki sigara yakılmadığı gibi, cümbüşe katılanların birbirlerinin sigaralarını yakmaları da yasaktı.

 

Cümbüşte içki mezesi olarak mevsimine göre leblebi, turp, turşu, kavurma, kavun, üzerine limon sıkılmış tahin helvası, armut ve dut kurusu gibi mezeler ikram edilirdi.

 

1900’lü yıllarında başlarında “Ankara’da Türk genci bağlamadan başka saz çalmazdı. Ut, kanun gibi çalgıları Hıristiyanlar çalardı. O zamanlar Türklerden rakı satan, meyhanecilik yapan, çalgıcılık eden bulunmazdı.” (Yönetken, 2006: 4-5.)

 

Cümbüşte saz başlayınca söz biterdi. Cümbüşe “Ankara Saz Çalma Töre”sine göre önce Divanlarla başlanırdı. Sonra Kırık Havalar söylenirdi. Ağıtlar söylenirdi. Zeybekler Düz Oyunlar ve Seymen oyunları oynanırdı. (Erdoğdu, 2001: 307)

 

Örnek vermek gerekirse Asalat Altın İdi Pul Oldu, Sabahi, Misget, Mor Koyun, Nağme Gelin, Hüdayda, Ankara Koşması, Yandım Şeker, Karpuz Kestim, Sarı Kız, Şu Gelen Kimin Kızı gibi Ankara türküleri ve Zeybek havaları söylenir. Oyunlar oynanırdı.

 

Cümbüşte ilk önce iki delikanlı oynar, sonra cümbüşü yönetenin “Gelinler oynasın.” Emriyle kadınlar oyuna başlarlar ve “Otur.” diyinceye kadar oynamaya

devam ederlerdi.

 

Haluk BALABAN’a göre kadınlar ayakları paçadan boğmalı renkli desenli şalvar giyerlerdi, üzerlerinde büyük bir renkli etek ya da kırma pile uzun entariler vardı, bu etek raks ederken döndüklerinde tennure gibi havada uçuşuyor ve ortada çadırlar kurulmuş gibi oluyordu. Üzerinde cepkeni var, ipek gömlek giyerlerdi. Başlarında yemeni olurdu. Bu günkü balerinler gibi estetik duygular içerinde dans ederlerdi. Cümbüşte Kadınlar oynamaya başlamadan önce erkekler otururlardı. Kadınla erkek asla birlikte oynamazdı. “Kadınlar gayet terbiyeli, zarif bir eda ile sanat duygusu ve endişesi ile zevkle oynamaya başlardı. Kadınlar oynarlarken onlara göbek hizasından yukarı bakmak yasaktı. Bakanlar, sululuk edenler bir daha cümbüşe alınmazlardı.” (Yönetken, 2006: 5.)

 

Haluk BALABAN’a göre aynı zamanda göz teması kurulması da yasaktı. Cıvıklık yapanların, cümbüşte adaba aykırı hareketlerde bulunanların ayakkabıları ters çevrilirdi. Bunlar bir daha cümbüşe katılamazlardı.

 

“Cümbüşte daima iyi saz çalan, iyi oynayan delikanlı ve iyi zil döğen, iyi oynayan kadın tercihen çağrılırdı. Cümbüşte zil döğecek olan kadının genç ve güzel olmasından ziyade sanatkar olmasına, iyi zil döğmesine ve çalınan müziğe en uygun şekilde zil döğmesine dikkat edilirdi. Kadında cümbüşte iyi saz çalanı arardı.” (Yönetken, 2006: 5-6)

 

“Cümbüşe Muhakkak bir sanat havası hakim olur ve orada mümkün olduğu kadar yüksek bir saz ve oyun ustalığı gösterilir, kendine bedi bir hayat yaşanırdı. İyi saz çalanla iyi zil döğen birbirini buldu mu cümbüşün zevkine doyum olmazdı. Cümbüşte saz ve zil sesleri arasında öyle anlar olurdu ki zil ve saz adeta konuşur gibi bir hal alır, meclis unutulur çıt çıkmaz, çalanlar, oynayanlar, seyredenler adeta vecde gelirlerdi.” (Yönetken, 2006: 6)

 

Cümbüş sabaha karşı Cezayir, Ay doğar Ayan Ayan gibi kalkma havaları ile son bulurdu.

 

Cümbüşten önce kadınlar ayrılırdı. Kadınlar evlerine varana kadar hiç kimse cümbüş yerinden ayrılamazdı. Sonra erkekler gurup gurup ayrılırlar gizlice evlerine giderlerdi.

Cümbüş eskiden ayda bir mutlaka yapılırdı. Harp ve darp zamanlarında yapılmazdı. Cümbüşün tarihinin çok eskilere dayandığını söylüyor Haluk BALABAN. Eskiden Orta Asya’da Oğuz boyları kımız içerek, kadın oynatarak benzer eğlenceleri yaparmış. Oğuzlar Ankara geldiklerinde seğmenliği sürdürdükleri gibi cümbüşü de sürdürmüşlerdir.

 

Evliya Celebi 17. Yüzyıl Ankara’sını betimlerken sazlı sözlü ve içkili bir eğlenceye girdiğinden bahseder. (Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1998, s. 214)

 

Cümbüşte bağlama çalanlar arasında ön plana çıkan isimler şunlardır: Acem Kazım, Kalburcunun Hüseyin, Hafız Kuşçu Ali, Bostancı Ahmet Ağa, Fitmanın Ahmet, Hisarlı Bahri, Mamaklı Mehmet Ağa, Yağcıoğlu Fehmi Efe ve Genç Osman. cümbüş deyince Ankara’nın saz üstadı Genç Osman (Osman Genç Türk. D.1900. Ö.1963.)’dan bahsetmeden geçmek doğru olmazdı. Genç Osman’ın yaveri olduğunu söyleyen ve onunla birlikte cümbüşlerde saz çalan Rasim GÖZÜBÜYÜK Genç Osman’ı şöyle anlatır: “Çok temiz ve mert bir insandı. Yumuşak bir tezenesi vardı. Sazı göğsüne alıp çalmaya başlayınca herkes kendinden geçer, vecd içerisinde dinlerdi.”

 

Gerek Haluk BALABAN gerekse “Genç Osman Amcam.” diye hitap eden Necmettin PALACI’nın anlattığına göre Seyran Bağları’nda bir evin bahçesinde saz çalarken bir bülbül geliyor ve sazına konuyor. Sazına bülbül konduran tek sanatçı belki de.

 

Haluk BALABAN’a göre Genç Osman cümbüşte sürekli saz çalıp bıktırmazdı. Sazı bırakıp sohbetler yapardı. Şiir okur, öğüt verici nasihatlerde bulunur, Neyzen Tevfik ile atışmalar yapardı. “Saz başlayınca söz susar.” deyişi ona aitti.

 

Şeref ERDOĞDU (Erdoğdu, 2001: 310) ya göre “Sazıyla, sözüyle, nüktesiyle,

hicviyle Ankara’nın Neyzen Tevki’dir Genç Osman.

 

Çok sıkıntılı günler geçirmesine rağmen, sazını hiçbir zaman satmamış, belirli yerlerde bağlama çalması için büyük miktarlarda para teklif edilmesine rağmen asla para kazanmak için saz çalmamıştır. Seymenlik geleneğine uygun olarak yaşamış, yalnız kendisi, dost ve ahbabı için saz çalmıştır. (Erdoğdu, 2001: 310-311)

 

“Çok içmemek için çok fazla gayret sarf ederdi. Fakat bazen fazla kaçırırdı, bundan kendisi de şikayetçi idi. Şu şiiriyle bunu ne güzel izah etmiştir. (Erdoğdu, 2001: 311)

 

Bilimsel Eksen-Sicientific Axis-Научный Меридиан/Yıl-Year-Год 2018/Sayı-Number-Число 23 84

 

KENDİME NASİHAT

İçkiyi çok içme hem paran gider

Üstelik mideni bozarsın Osman

Bu zıkkım insanı divane ider

Kendini kaybeder sızarsın Osman

 

Üç kadeh içince dördüncüden sakın

Derlenip toplanıp şanını takın

Kadehler idince ardı ardına akın

Şahlanır, hırslanır, akarsın Osman

 

Sarhoşluk kötüdür insanı yiner

Erbabı insanı içkide dener

Az içip çok gülmek bu işte hüner

Üstelik kendine nasihat edersin Osman

 

Haluk BALABAN’a göre Atatürk en geç üç ayda bir seymenleri çağırır cümbüş benzeri geceler yapardı. Bu gecelerde kendisi de zeybek oynardı. Bu gecelerin birinde seymenlere hitaben: “Sizler bu vatanı kurtaran, Cumhuriyetin manifestosunu yazan koçlarsınız, yiğitlersiniz.” demiş.

 

Atatürk 1932 yılında Seymenlik geleneğinin, zeybek oyunlarının ve Ankara türkülerinin sürdürülmesi ve unutulmaması için Ankara Kulübü’nü kurdurdu.

 

Ankara’nın ilçelerinde de cümbüş yapılırdı. Haymana’da “Düğün Cümbüşü.”, Cubukta Cümbüş, Ayaş ve Beypazarı’nda Muhabbet adı altında yapılırdı. (Yönetken, 2006: 7-11)

 

Kahramankazan’da da bu tür eğlencelere Muhabbet adının verildiğini görüyoruz. O tarihlerde bu muhabbetlerin mudavimlerinden olan Abdullah DİKMENDAĞI’na göre Muhabbetler de Ankara Cümbüş’ü gibi sıkı kuralları olan, gizli yapılan, kadınlı içkili eğlencelerdi. Köy odalarında yapılırdı. Pencereler yastıklarla kapatılırdı. Dışarıya ses ve ışık sızmazdı. Ankara Cümbüşü’nden farklı olarak 16 yaşından büyük olan gençler bu muhabbetlere katılabilirdi. Ankara Saz Çalma Töresi’ne pek uyulmadığını görüyoruz.

 

Muhabbete katılanların şımarmasına izin verilmezdi. Mahmut KUBAT “Es kaza gözden kaçıp içkiyi fazla kaçıran olursa, muhabbeti yöneten delikanlı başının işaretiyle götürülüp pınarın oluğuna ıslanırdı; bir daha muhabbete alınmazdı.” diyor.

 

Muhabbet Kahramankazan’da 1970’li yıllarda son bulmuştur. 18 yaşlarındayken 70’li yılların sonlarına doğru bu muhabbetlerin bir kaçına bende katıldım. Yukarıda anlatıldığı gibi çok sıkı kuralları vardı. Bizler o tarihlerde genç olduğumuz için dizlerimizin üstünde otururduk. Büyüklerimizin karşında hiçbir söz hakkımız yoktu. Eğer büyüklerimiz isterse kalkar oynardık. İsteyen içer, istemeyen içmez sadece muhabbeti seyrederdi.

 

Kahramankazan’ın Şimdilerde mahalle olan Kışla, Bitik, Çimşit, Karalar, Fethiye, Kılıçlar gibi köylerinde Muhabbet Geceleri yapılırdı.

 

Bilimsel Eksen-Sicientific Axis-Научный Меридиан/Yıl-Year-Год 2018/Sayı-Number-Число 23 85

3.Ankara cümbüşünün yapılmama nedenleri

Ankara Cümbüşü’ünün sona doğru gidişinin nedenleri arasında 1870-1874 yılları arasında yaşanan kuraklığın doğurduğu kıtlık, 1890-1891 yılarındaki çekirge istilası ve bu tarihlerde Ankara civarındaki köylerde yaşayan halkın Ankara’ya akın etmesi sonucu Ankara’da yaşayanların yoksullaştığını görüyoruz. Bu durum en geç ayda bir yapılan cümbüşlerin çok seyrek yapılmaya başlamasına ve cümbüş yapabilecek variyeti olanlarında halkın fakirliğini görerek cümbüş yapmamayı tercih etmesine neden olmuştur.

 

Savaş yıllarında Ankaralı cümbüşlere ara vermiştir. Kurtuluş Savaşında genç yaşlı herkesin savaşa gitmesi sonucu efelerin çoğunun şehit olması, savaşın doğurduğu yoksulluk, cümbüş yapan efelerin arkadaşlarını savaşta kaybetmeleri sonucu yalnız kalmaları gibi nedenlerle eski cümbüşlerin unutulmaya başladığını görüyoruz.

 

Yaklaşık 1900’lü yılların ilk çeyreğinin sonuna kadar Ankara’da Türkler (Müslümanlar): Bağlamadan başka saz çalmazdı. İçki satmazlardı, meyhanecilik çalgıcılık edende bulunmazdı. Dolayışıyla Ankaralının en önemli eğlencesi cümbüşlerdi. Sonradan, içkili lokantalar meyhaneler gibi eğlence yerlerinin açılması zamanla cümbüşün unutulması nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

 

Ankara’nın Başkent oluşundan sonra hızla göç alması sonucu nüfusun sürekli artışı yeni gelenlerin Ankara kültürüne yabancı olması ve Ankara’nın kendi nüfusu içerisinde yeni gelenleri eritmesinin mümkün olmaması gibi nedenlerle Ankara adetleri, gelenekleri ve töreleri unutulup, tek tek yok olmaya başlamıştır. Cümbüş de bunlardan bir tanesidir.

 

Yukarıda sayılan her bir neden kültürel değişimi de beraberinde getirmiştir. Yaşanan bu geniş çaplı kültürel değişimin ilk etkilediği alanlardan biri hiç kuşkusuzeğlence kültürü olmuştur.

Sonuç

Ankara seymen geleneği, Ankara Türküleri ve Zeybeklerinin uzun yıllar boyunca özünü kaybetmeden sürdürülmesinde ve yaşatılmasında Ankara Cümbüşü büyük rol oynamıştır. Bu açıdan Ankara Cümbüşü büyük önem taşımaktadır. Öz Ankara müziği ve oyun kültürü Ankara Cümbüşlerinde yaşamıştır.

 

1800’lü yılların son çeyreğinde yaşanılan kuraklık ve çekirge istilası, 1900’lü yılların ilk çeyreğinde yaşanılan savaşlar nedeniyle Ankara halkı fakirleşmiş, efelerinin çoğunu kaybetmiştir. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte yeniden yapılanma ve başkent olması sonucu nüfusunun hızla artmasının getirdiği hızlı kültürel değişimle birlikte Ankara Cümbüşü gibi eğlenceler çok seyrek yapılmaya başlanmış ve zamanla yerini daha başka yeni eğlence türleri almıştır.

 

Ankara Cümbüşü’nün tamamıyla unutulması sonucu bugün Ankara’da öz Ankara müziği ve oyun kültürü canlı bir şekilde yaşamamaktır. Yaşları İlerlemiş birkaç yerli Ankaralıdan başka cümbüşün içeriğini bilen de kalmamıştır.

 

Ankara Kulübü, Ankara Seymen Ocağı gibi birkaç dernek Seymen Kültürünü ve Otantik Ankara Türkülerini yaşatmaya çalışmaktadır.

 

Ankara Cümbüşlerine İçeninden içmeyenine, müderrisinden din adamına kadar her kesimden insanların katılmasının yegane nedeni: orada çalınan saz, söylenen türküler, kadınların Parmaklarında adeta hemen orada yakılmış güzel bir türkü misali döğülen zil, oynanan oyunlar ve yapılan güzel sohbetlerin yüksek derecede sanat ve estetik içermesindendir.

 

Bu durum Ankara ve çevresi halkının ne kadar hoşgörülü, zarif ve İnce ruhlu olduğunun en güzel göstergesidir.

 

Yazıların bilimsel ve hukuki sorumluluğu yazarlara aittir. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!