Seçmenin İradesini Hiçe Saymak

Reklam
Reklamı Gizle

2019 yılında henüz 26 yaşındayken, gördüğüm hukuksuzluklara, yanlışlara ve liyakatsiz yönetim
anlayışına “artık yeter” diyerek, kısa süreli görev yaptığım AK Parti’deki görevimden istifa ettim.
Alışılagelmedik bir biçimde, “gördüğüm lüzum üzerine” verdiğim bu istifanın bedelini ve sancısını
ilerleyen yıllarda ağır bir şekilde yaşadım. O dönemde siyasette henüz emekleme aşamasında olan alt
komşum ve meslektaşım Selim Çırpanoğlu ile dostluğumuz da bu süreçte gelişti. Yaşadığım
haksızlıkları, gördüğüm yanlışları kendisiyle defalarca konuştum; dost olarak kendisinden destek aldım.
Zaman içerisinde ikimiz de yaşananların tesadüf olmadığına, asıl sorunun AK Parti anlayışında olduğuna
kanaat getirdik.

Avukat kimliğiyle, CHP kökenli bir ailenin mensubu olarak Selim Çırpanoğlu’nun bu yanlışlara karşı
duracağına, liyakati esas alacağına ve hukuksuzluklara “dur” diyeceğine inandım. Bir zamanlar farklı
siyasi kimliklere sahip iki insanın ortak bir noktada buluşmasının sebebi de buydu.
2024 seçim döneminde, mevcut CHP ilçe başkanının gizliden gizliye AK Parti’ye destek verdiğini
söyleyen Sayın Başkan’ın, günün birinde kendisinin AK Parti’ye geçeceğini herhalde kimse öngöremezdi.
İlçe seçim kurulunda görev yapmam bizzat Başkan Bey tarafından istendiğinde aklımda tek bir düşünce
vardı:

Kazan’da düzen değişecekti.
Liyakat ilçede yeniden anlam kazanacak, bir avukat bunca hukuksuzluğa karşı duracak ve asla teslim
olmayacaktı.

Bu inançla seçim kurulunda görev yaptım. Gecemi gündüzüme katarak AK Parti iktidarının Kazan’da
değişmesi için mücadele ettim.

Ancak seçim sonrasında yaşananlar benim açımdan ciddi soru işaretlerinin başlangıcı oldu.
Kendisine en fazla destek veren önceki dönem belediye başkan adayını, ortada somut bir gerekçe
görmeden hedef almaya başlaması, siyaseten kendisiyle ters düşen insanların kolaylıkla “AK Parti
destekçisi” veya “Mansur Yavaş düşmanı” ilan edilmesi bana bir şeylerin değiştiğini gösteriyordu.
Hikâyenin kahramanı ise hiç değişmiyordu:

Mansur Yavaş’ın en büyük destekçisi, en büyük CHP’li ve her eleştirinin karşısında duran isim yine
Selim Çırpanoğlu’ydu.

Gimat olayında kendisinden çok daha güçlü bir duruş beklerken arka planda kalmasını da anlayamadım.
Benim kendisinden adım adım uzaklaşmama verdiği tepki ise aylar önce bir avukatlar buluşmasında
söylediği “Yasin kesesinden yiyor” sözü oldu.

O gün uzun uzun düşündüm:
Hangi keseden bahsediyordu?
Ben hiçbir zaman siyasetin vitrininde yer almak için orada olmadım. Kendisi de çok iyi bildiği üzere hiç
bir menfaatin peşinden koşmadım.

Bu süreçte, istisnaları elbette ayrı tutuyorum, Sayın Başkan’ın çevresinde geçmişleri ve ilişkileri
hakkında kamuoyunda soru işaretleri bulunan bazı isimlerin giderek çoğaldığına şahit olduk. Sokakta,
halkın arasında bu iddiaları ve hikâyeleri dinlerken, ilçede sayısı zaten sınırlı olan bazı gazetecilerin ise
Başkan’a methiyeler dizmesini de ibretle izledik.

Hatta öyle bir noktaya gelindi ki, Sayın Başkan’ın neredeyse padişah ilan edilmesine şaşırmayacağımız
bir yapay atmosfer oluştu.
Ve sonra…
Selim Çırpanoğlu’nun AK Parti’ye geçeceği konuşulmaya başlandı.
İnanmak istemedim.
“Bu kadarı olmaz” dedim.
“Bunu yapmaz.”
“Onu seçen insanların iradesini hiçe saymaz.”

Çünkü daha birkaç yıl önce Keçiören Belediye Başkanı’nın CHP’den istifası üzerine kendisinin yaptığı
açıklama hâlâ hafızalarımızdaydı. Seçmen iradesine saygı gösterilmesi gerektiğini, yalnızca partiden
değil belediye başkanlığından da istifa etmesi gerektiğini açıkça savunmuştu.

Bugün ise aynı anlayışın tam karşısında duran bir gerekçeyle, parti değişikliğinin kendi ifadesiyle “şahsi
ikbal” değil, Kazan’ın menfaatleri doğrultusunda gerçekleştiği söyleniyor.

Ama asıl mesele şu:
Bize, kendisine oy veren binlerce seçmene soruldu mu?
Sorulmadı.
Seçmen iradesi nedir?
Sadece seçim günü sandığa gidip oy kullanmak mıdır?
Yoksa seçmenin verdiği oyun, seçimden sonra da siyasi bir sorumluluk ve emanet olarak görülmesi
midir?

Bizler bugün, bize sorulmadan verilen bir kararın sonucunu izlemek zorunda bırakılıyoruz.
Üstelik dün “AK Parti destekçisi” olmakla suçlanan bazı isimlerle aynı safta.
Benim için bu hikâyenin en acı tarafı parti değiştirmekten çok daha öte.
Mesele, yıllarca savunulan ilkelerin makam ve siyasi hesaplar karşısında ne kadar dayanabildiğidir.
Ben 2019’da gördüğüm yanlışlara “artık yeter” diyerek istifa etmiştim.
Bugün ise yıllar önce karşı çıktığımız anlayışın, farklı isimler ve farklı söylemlerle yeniden karşımıza
çıkmasını izliyoruz.
Siyasette herkes parti değiştirebilir.
Herkes farklı bir siyasi tercih yapabilir.
Ama seçmenin verdiği oy, bir kişinin kişisel siyasi kariyerinin basamağı değildir.
O oy, seçmenin iradesidir.

Ve o iradeye saygı göstermek, sandıkta alınan oy kadar değerlidir.
Bizim itirazımız da tam olarak bunadır.
Kendi irademiz yok sayılırken, bize yıllarca anlatılan “seçmen iradesi” söyleminin bugün neden
unutulduğunu sormak en doğal hakkımızdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!