Kahramankazan için “coğrafya kader” midir?
“Coğrafya kaderdir” sözü, 14. yüzyıl bilgini İbn-i Haldun (1332-1406) tarafından söylenmiştir. Özellikle de Ortaçağ tarım toplumlarının yapısını ve işleyişini izah etmek üzere bu söze sıkça müracaat edilir. Günümüz modern toplumları, coğrafyanın kader olduğu, coğrafyanın hakim olduğu, döngüsünü çoktan aşmış ve kendine başka çıkış yolları bulmuştur. Bu döngü, Kazan bölgesinin Ortaçağı için geçerli iken, günümüzde çoktan aşılmış ve başka fırsatlara yönelinmiştir. Elbette ki, günümüz dünyasında coğrafyanın önemi tümüyle ortadan kalkmış değildir, sadece baskın olması ve bölge ekonomisi ve sosyal hayatı için ağırlık teşkil etmesi durumu ikinci plana itilmiştir. Bu bağlamda, “Coğrafya kaderdir” sözünün bölge için, özellikle Ortaçağlarda, hatta 1980’li yıllara kadar geçerli olduğu söylenebilir. Bu uzun dönemde, coğrafyanın sunduğu avantajların ve dezavantajların, bölgenin gelişmesini tetikleyen unsurlar arasında ön plana çıktığı görülür.
Bu yazımda, bu konu üzerinde durarak, genel bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Takip eden yazılarımı da bu çizgide, Kazan’ın tarihi üzerinde devam ettireceğim. Bu sebeple, seri halinde yazacağım yazılarımın birbiriyle bağlantılı olarak okunmasının çok daha faydalı olacağı düşüncesindeyim.
İnsanın tabiatla mücadelesi, yaradılışıyla başlamış, aralıksız devam ederek günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde, modern hayatın getirdikleriyle tabiattan giderek uzaklaşsa da insanoğlu yer yüzünde var olduğu sürece tabiatla mücadelesi devam edecek görünmektedir. Bu mücadele medeniyetlerin doğması için gereken maddi şartları hazırlarken, çökmesinde etkili olan faktörleri de biçimlendirmiştir. Öyle ki, insanlığın tarihi, insanın tabiata karşı verdiği mücadelenin tarihi olarak da görülebilir. Bu mücadeleyi akılda tutarak, Kazan bölgesinin coğrafyasının, bunun sağladığı olumlu-olumsuz şartlar ve bunlara karşı bölge insanının geliştirdiği yaşam biçimlerini sırasıyla gözden geçirelim:
Kahramankazan’ın üzerinde kurulduğu Mürted Ovası, dağlar ve platolarla çevrilidir. Kuzeyde Çorba Dağı, doğu ve güneydoğuda Karyağdı ve Mire dağları ve batıda Balaban/Ayaş Dağları ovayı çevrelerken güney kısmı açıktır. Kahramankazan merkezi, bu geniş alanın kuzeyinde yer alır. Dağların üzerinde alçak ve yüksek düzlükler/platolar yer alır. Dağların arasındaki vadiler ve ovayı boydan boya geçen Ova Çayı vadisi, bölgenin yerleşime en uygun yerleri olarak ön plana çıkar. Bahsedilen Ova Çayı vadisinin içinden akan Ova Çayı, bölgenin en büyük akarsuyudur. Başta Güvenç Çayı olmak üzere irili ufaklı dereler, Ova Çayı’na katılır. Kuş bakışı bakıldığında bölge, etrafı yüksek dağlarla çevrili, ortasından büyük bir akarsuyun geçtiği geniş bir ova görünümündedir. Dağlar ovaya doğru alçalırken vadiler oluşturur, vadilerin arasından da akarsular geçer. Bu haliyle bölge, insan yerleşimine en müsait şartlara sahip bir alan özelliği taşır. O sebepledir ki, eski çağlardan beri yerleşim yeri olagelmiştir. Geniş ova alanı ve vadilerdeki dar alanlar, içlerinden geçen akarsularla birlikte değerlendirildiğinde, tarıma en uygun arazileri ve tarım toplumları için en gözde ekim alanlarını oluşturur. Dağların arasındaki vadilerde tehlikelerden uzak, korunmuş alanlar yaratarak, yerleşime müsait alanları meydana getirir. Neticede, bölge coğrafyasının tarıma ve iskana uygun bir alanı insana sunduğu, bu imkânın ise en eski dönemlerden günümüze, farklı biçimlerde kullanıldığı görülür.
Bölgenin yazları sıcak ve kurak, kışları sert ve soğuk, baharları yağmurlu geçen karasal iklimi, bozkır türü bitki örtüsü için gerekli iklim ortamını sunmakta; baharda yeşeren yazın kuruyan türden mevsimlik bitkiler bölge coğrafyasına hâkim olmaktadır. Bölgenin Batı-Karadeniz kuşağına yakın olması dolayısıyla, başlıca bodur meşe ağaçları ve çamlardan oluşan koruluk ve ormanlık alanlar, yalnızca bölgenin Kuzey ve Kuzeydoğu kesiminde yer alır. Bu haliyle bölge, tek tük ağaçların araziye serpiştirildiği, yeşil alanların Ova Çayı ve vadiler boyunca yer aldığı bir görünüm arz eder. Bölgede, buğday başta olmak üzere, sulama istemeyen hububat türleri ve kavun yetiştirilmekte; sulama gerektiren bahçe tarımı ise küçük ölçekte ve genelde ev tüketimi ve bölgedeki pazarlarda satışı için yapılmaktadır.
Son dönemde, ticari amaçlı bahçe tarımının bölgeye dışarıdan gelen kişilerce tarla kiralamak suretiyle yapıldığı; çiftlikler kurularak kümes hayvancılığı yoluyla yumurta ve tavuk eti üretildiği; ayrıca bozkır bitki örtüsünden istifade edilerek, küçükbaş ve büyükbaş hayvan yetiştirildiği de görülmektedir. Arıcılık da bölgenin bitki örtüsüne uygun, bölgede yapılan faaliyetlerdendir.
Yer altı zenginlikleri bakımından, Balaban/Ayaş Dağları’nın eteklerinde çok büyük soda rezervi bulunmaktadır. Yine, Karyağdı Dağlarının batı, Balaban Dağları’nın doğu yamaçlarında kireçtaşı yatakları bulunmaktadır (Erdoğan, 2009, s. 49-50). Milyonlarca yıl önce ve jeolojik devirlerde meydana gelmiş olan soda ve kireçtaşı yatakları, tabiatın bölge insanına sunduğu imkanlar arasında sayılabilir. Ağırlıklı olarak Ova Çayı boyunca yer alan kum ocakları da bu imkanlara dahildir. Devlet ve şahıslara ait araziler üzerinde bulunan ve özel şirketler tarafından işletilen maden yatakları ve kum ocakları, bölge ekonomisine katkı sağlamaktadır.
Coğrafyanın sunduğu harika konuma, iklime bağlı olarak gelişen bozkır bitki örtüsü ve tarım hayatının, tarih boyunca nasıl değerlendirildiğine bir bakalım: Kahramankazan’ın üzerinde kurulduğu alan, 47000 hektarlık/470 km karelik geniş bir araziye tekabül etmektedir. Bilinen en eski zamanlardan, Paleolitik Çağlardan yakın zamanlara kadar bu arazi, tarım ve hayvancılık için kullanılmıştır. İnsanlığın avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumuna; göçebelikten yerleşik hayata geçmesi 10-12 bin yıl öncesine kadar götürülmektedir. Bölge için düşünüldüğünde, tarım dönemine dair ilk deliller Hititler dönemine kadar uzanır. Bitik köyündeki, Bitik höyüğünde yapılan kazılardan çıkarılan vazonun Hitit dönemine ait olduğu (Arık, 1942, s. 343-346), Hititlerin ise M.Ö. 1650-1200 tarihleri arasında hükümsürdüğü bilgisinden hareketle, bölgede yaklaşık 3.600 yıldır tarım yapıldığı söylenebilir.
Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş Avrupa’da 18. yüzyılın sonlarında gerçekleşirken, bölgede ancak, iki yüz yıllık gecikmeyle, 20. yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşir. İngiltere’de buhar makinasının icadıyla(1763) başlayarak dünyaya yayılan Sanayi İnkılâbı’nın bölgeye ancak 1970’li yıllardan itibaren intikal ettiği görülür. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi simgeleyen insanlık tarihinin bu önemli dönüşümü hem Anadolu’nun genelinde hem de bölgede oldukça geç gerçekleşen bir süreç olagelmiştir. Etkileri de tabiatıyla, gecikmeli olarak yaşanmıştır. Ticarileşme, şehirleşme, nüfus artışı ve eğitimin yaygınlaşmasıyla kendini gösteren sanayi inkılâbıyla, insan gücünden makine gücüne, kol gücüyle yapılan sınırlı üretimden fabrika tarzı seri üretime geçilir. Yine sanayi inkılâbı, tarım toplumlarını baştan aşağıya değiştirerek, bütünüyle yeni bir toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasi ilişkiler düzenine geçişi simgeler. Bunun bölgeye yansıması ise, öncelikle tarımın makineleşmesi, ardından fabrikaların kurulması ile yaşanır. Traktörün ve diğer tarım araçların kullanımıyla tarım daha kolay yapılır hale gelirken, daha önce ekilmeyen alanlar da tarım arazisine dahil edilir. Diğer bir ifadeyle, tarım daha etkin biçimde yapılmaya başlanır.
Sanayileşme ise, 1960’lı yıllardan itibaren Ankara-Kahramankazan yolu üzerinde, Susuz ve Saray mahallelerinde fabrikaların kurulmasıyla başlar, bu güzergâh üzerinde ilerleyerek günümüzde Kahramankazan merkezine kadar ulaşır. Öyle ki, günümüzde Ankara-Kahramankazan yolunun her iki yanı, yoğunluğu Saray mahallesinde olmak üzere, sanayi bölgesi haline dönüşmüştür. Bununla da kalmayarak. TEM otoyolunun geçtiği güzergah fabrikalar ve depolarla dolmuştur. Tarım alanlarının aleyhine gelişen bu durum, verimli tarım arazilerinin, sanayi için kullanılması anlamına gelmektedir. Hafif sanayinin bölgeye kaydırılması neticesinde tarım arazilerinin azalmasının olumsuz etkilerinin henüz tam anlamıyla hissedilmediği; sanayileşmenin sağladığı refahın uzun verimli olmadığı, çevre açısından zararlarının kısa vadede görülmeye başlandığı söylenebilir. Gelecekte insanlığın en büyük sorununun yiyecek olacağına dair bilim insanları tarafından uyarılar yapılmakta, daha etkin, çevre-dostu tarım metodları geliştirilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, bölgedeki verimli arazilerin sanayi alanına çevrilmesi, pek de rasyonel bir kullanım uygulaması olarak görünmemektedir. Halbuki, sanayi alanları her türlü toprakta kurulabilir. Benzer şekilde, konutlar da her türlü toprak üzerinde kurulabilir. Bu sebeple, modern şehir planlamalarında verimsiz alanlar konut ve sanayiye ayrılmakta, verimli alanlar ise tarım için kullanılmaktadır. Bölgede ise mevcut haliyle, tam aksine bir durumun söz konusu olduğu, coğrafyanın sunduğu avantajlı toprak yapsının bölgenin stratejik konumuna tercih edildiği, ekilebilir verimli alanların tarımın aleyhine azaldığı görülmektedir.
Bu durumun telafi edilmesi için tarım alanlarının genişletilmesi ve bölge halkının etkin tarımsal üretime geçmesi için gereken önlemlerin alınmasıyla, mevcut durum belli ölçüde telafi edilebilecektir. Bir Kızılderili ata sözündeki gibi; “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak”.
Kazan bölgemizde, “Son ırmak, Ova Çayı, kurudu; ağaçlar tek tük kaldı, son balık da öldü”. Çevreye duyarlılık geliştirmek için zamanımız daraldı! Coğrafya kaderdi, fakat o eskidendi… İnsanoğlu kaderini büyük ölçüde eline aldı, coğrafyasını bile değiştirme yoluna girdi… Selam ve iyi dileklerimle.
Yazıların bilimsel ve hukuki sorumluluğu yazarlara aittir.
Okunma: 470
